BASINDA YARGI HABERLERI 21.09.2006 [METİN ÖZDERİN

My Photo
Name:
Location: ANKARA, Türkiye

Thursday, September 21, 2006

21 EYLUL 2006 PERSEMBE GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozderin@hotmail.com



Kur’an eğitimine yasak getirmek mümkün değil

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yeni eğitim yılı mesajına BBP’den sonra DYP’den de tepki geldi.

DYP lideri Mehmet Ağar, Sezer’in sözlerini “Herhalde Kur’an kurslarının daha kontrollü olmasını istedi.” şeklinde yorumlarken, Türkiye’de Kur’an eğitiminin kalkmasının mümkün olmadığını söyledi. Ağar şöyle konuştu: “Türkiye’de bunun yolları, belli yönetmeliği var. Hukuku, kanunu var. Ailelerin, çocukların böyle bir talebi var. Eksik varsa düzenlemeler yapılır. Bu, eğitim almadan olmaz.” Sezer, geçen pazar yayınladığı mesajında bazı okul ve kurslarda ‘dogma ve boş inançlar’ın öğretildiğini savunmuş, bunların kapatılmasını istemişti. Sezer’e ilk olarak BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu tepki göstermiş, açıklamasını talihsizlik olarak değerlendirmişti. Mehmet Ağar, DYP İstanbul İl Başkanlığı tarafından Polat Renaissance Otel’de düzenlenen ‘Türk ekonomisi nereye gidiyor’ başlıklı panele katıldı. Burada gazetecilerin sorularını cevaplayan Ağar, Türklüğü aşağılamayı suç sayan tartışmalı 301. maddeyi de değerlendirdi. Konunun demokratik bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğini kaydeden Ağar, “Türkiye, kendi hukuki ve toplumsal şartlarıyla, uluslararası evrensel hukuk kuralları arasındaki dengeyi en iyi şekilde temin etmeyi başaracaktır.” dedi. “301. madde kaldırılmalı mı?” sorusuna net bir cevap vermekten kaçınan DYP lideri, “Görelim bakalım hükümet ne getirecek? Bu haliyle devamında bazı sıkıntılar var, herhalde revize edecekler, etsinler görelim.” açıklamasıyla yetindi. Emre Soncan, İstanbul

21.09.2006
Emre Soncan
İstanbul


Prof. İlber Ortaylı'nın Türkiye tarifi

Bahçeşehir Üniversitesinde yeni eğitim yılının ilk dersini veren Prof. Ortaylı, ''İyi düşünmesini bilmeyen, iriyarı, kuvvetli bir adam gibiyiz. Dünyayı kavramakta geri kaldık'' dedi.

Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş kampüsünde düzenlenen alış töreninde konuşan Rektör Prof. Dr. Süheyl Batum, Türkiye'yi daha güzel bir ülke yapmanın yolunun anayasanın ilk 4 maddesinden geçtiğine dikkat çekti ve "Türkiye Cumhuriyeti; demokratik, laik, bağımsız, hukukun üstün olduğu bir devlet olarak varlığını sürdürecektir" dedi.

Konuşmaların ardından Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı tarafından açılış dersi verildi.

Üniversitesinin ilk dersinde Türkiye'nin eğitimde yaşadığı eksikliklere dikkat çeken Ortaylı, ''İyi düşünmesini bilmeyen, iriyarı, kuvvetli bir adam gibiyiz. Dünyayı kavramakta ve etüt etmekte geri kaldık'' dedi


Şafak’ın davası emsal olacak mı?

Yazar Elif Şafak’ın Türklüğü aşağıladığı iddiasıyla 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı duruşmadan beraat etmesi, aynı maddeden yargılama yapılan diğer davaların durumunu da gündeme getirdi.

NTV

İSTANBUL - Amerikalı Yazar John Tirman’ın “Savaş ganimetleri” kitabını yayımlayan Aram Yayınları da 301’inci madde kapsamında yargılanıyordu. Bu davanın bir diğer özelliği, 301’inci madde kapsamına ilk kez olarak kitabın yayınlayıcısı ve yazarının dışında çevirmenlerin de alınmış olması.

Aram Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Fatih Taş, çevirmenler Taylan Tosun ve Aysel Yıldırım aleyhine TCK’nın 301’inci maddesi gereğince açılan dava 22 Ekim’de görülecek.

Bu davada, Elif Şafak davasında verilen beraat kararının emsal değer taşıyıp taşımayacağı merak konusu.

-----

Onun değerlendirmesi de böyle:

'Eğer bu dava beraatle sonuçlanmasaydı, Türkiye'nin AB üyeliğine ciddi anlamda zarar verecekti'

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Joost Lagendijk, gazeteci-yazar Elif Şafak'ın, "Türklüğü ve Cumhuriyeti aşağıladığı" iddiasıyla 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı davadan beraat etmesinin ardından düzenlediği basın toplantısında, "Eğer bu dava beraatle sonuçlanmasaydı, Türkiye'nin AB üyeliğine ciddi anlamda zarar verecekti" dedi.

Gazeteci-yazar Elif Şafak'ın, "Türklüğü ve Cumhuriyeti aşağıladığı" iddiasıyla 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı davayı takip eden Joost Lagendijk, beraat kararının ardından Hilton Otel'de basın toplantısı düzenledi. Lagendijk, Elif Şafak'ı sonuna kadar desteklediğini belirterek, "Kendisini destekliyoruz ve sonuçtan çok memnunuz. Biz, Elif Şafak'ın neden yargılandığını anlamadık bile. Son derece sebepsiz ve gereksiz bir davaydı. Burada hükümetin ciddi bir hatası var. Bu sonuç, aydınların zaferidir. Bu dava ve benzeri davalar, Türkiye'nin AB üyeliği için de ciddi bir kara lekeydi. Eğer bu dava beraatle sonuçlanmasaydı, Türkiye'nin AB üyeliğine ciddi anlamda zarar verecekti" dedi.

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Joost Lagendijk, Türkiye'de hem düşünce özgürlüğünü destekleyenler, hem de bu özgürlüğün karşısında olanlar bulunduğunu söyledi. Bu durumun, Türkiye'de demokrasinin tam olarak yerleşemediğinin göstergesi olduğunu savunan Joost Lagendijk, "Fazla milliyetçilik Türkiye'ye hiç bir yarar getirmeyecektir" açıklamasında bulundu.
(21 Eylül 2006 Perşembe)

-------

Elif Şafak'tan beraat yorumu


Türklüğü hakaret davasından beraat eden yazar Elif Şafak kararla ilgili görüşlerini açıkladı. Adliye önündeki arbedeye dikkat çeken Şafak "Türkiye kaybediyor" dedi
Kararın ardından CNN TÜRK'e konuşan Elif Şafak, "kendi adıma çok sevindirici bir karar. Arbedeyi izledim. O kısım çok kaygı verici. Saldırmak için fırsat kollayan bir grup var. Yapabildikleri ölçüde fiziksel şiddete başvuruyorlar. Bu davanın farkı, güvenlik önlemlerinin iyi olması. Şiddet ve çatışma potansiyeli hala orada mevcut. Önlemler iyi olduğu için problem yaşanmadı" dedi.

"Biz düşüncenin dava edilmesini hayretle karşılamıştık. Savcının beraat kararı vermesi bizi rahatlattı. Biz mesleğimizi yapmaya çalışıoruz. Mesleğimiz için ifade özgürlüğü olmazsa olmaz bir yön. Eğer şiddet değil barış istiyorsak, daha refah içinde bir ülke olmak istiyorsak birbirimize daha fazla saygı göstermeliyiz. Yasalarımızda da iyileştirme var. Bu yasaları kötüye kullanmamaya çalışmalı. 301'inci maddede iyileştirmeye gidilmesini umuyoruz. Defalarca bu maddenin yanlış kullanıldığını gördük"

301'inci madde olduğu sürece bu davaların bitmeyeceğini söyleyen Şafak, "bu dava bitecek, bir başka dava başlayacak. Bir başka davayla enerji kaybedecek Türkiye. Yurtdışında zor durumda kalacak. Dolayısıyla bu düzenleme yapılmadan 'geçmiş olsun' diyemiyorum" ifadesini kullandı.

301 davalarını kişiselleştirmemek gerektiğini söyleyen Elif Şafak, ifade özgürlüğüne inanmanın, 'kendisi gibi düşünmeyen insanların fikirlerine saygı göstermeye inanmak' olduğunu belirtti.

CNNTürk

-----

BATI BASINININ SAFAK DAVASI YORUMUMU: 'TÜRKIYE, MEYDAN OKUYOR'.

-Yazar Elif Safak davasini degerlendiren Bati basini, Türkiye'nin tüm çagrilara karsin 301'inci maddeyi kaldirmayarak 'meydan okudugu' yorumunu yaparken 'Hükümet, iç ve dis baskilara boyun egmeyi reddediyor' ifadesini kullandi.
-Türkiye'nin yurt disindaki imaji ve prestijinin zarar görecegi görüslerine yer veren yabanci basin, Türkiye'deki milliyetçi tepkilere dikkat çekerken de davanin Türkiye'deki 'derin çatlagin sembolü' oldugunu öne sürdü.

LONDRA/PARIS(ANKA)-Yazar Elif Safak hakkinda açilan davanin baslamasi ile Bati basininda Türkiye'ye yönelik elestiriler yogunluk kazaniyor. Bati basini, Türkiye'nin tüm çagrilara karsin 301'inci maddeyi kaldirmayarak 'meydan okudugu' yorumunu yaparken 'Hükümet, iç ve dis baskilarina boyun egmeyi reddediyor' ifadesini kullandi. Türkiye'deki milliyetçi tepkilere dikkat çeken yabanci gazeteler, davanin Türkiye'deki 'derin çatlagin sembolü' oldugunu öne sürdü
FINANCIAL TIMES: TÜRKIYE'NIN IMAJI ZARAR GÖRECEK
Ingiliz gazetesi Financial Times, 'Türkiye, yasayi kaldirin çagrilarina meydan okuyor' basligi ile yayinladigi haberinde ülkenin en ünlü kadin romancisi hakkindaki davanin basladigina dikkat çekerek, 'Hükümet, yazarlarin yargilanmasina izin veren yasanin kaldirilmasina yönelik iç ve dis baskilara boyun egmeyi reddediyor' diye yazdi. Davanin Avrupa Parlamentosu ve insan haklari kuruluslarinca yakindan izlendigini ve çok yanki yaratmasinin beklendigini kaydeden gazete, AP üyesi Ingiliz parlamenteri Richard Howitt'in 'Dava, Türkiye'nin yurt disindaki imaji ve prestijine zarar verecek; böyle de olmali' sözlerine de yer verdi.
THE GUARDIAN: SAFAK DAVASI TÜRKIYE'DEKI DERIN ÇATLAGIN SEMBOLÜ
Diger bir Ingiliz gazetesi The Guardian da, Safak davasinin Türkiye'deki reform sürecindeki sikintilari yansitan son olay oldugunu belirterek 'Dava, ülkedeki derin çatlagin sembolüdür. Milliyetçiler için medeniyetlerin çatismasi gerçektir ve Müslüman Türkiye, Dogu'ya ait. AB'nin de bu kimligi yok etmeye çalistigini öne sürüyorlar' görüsünü öne sürdü.
Türkiye'de milliyetçiligin kismen 'Brüksel'in Türkiye'nin üyelik çabasi konusunda oyun oynadigi hissiyati nedeniyle' artmakta oldugunu da yazan gazete, 'Eskiden, AB adayligini kazanmaya yardimci olan reformlara öncülük eden hükümet de artik bu yeni süphecilikten etkilenmis bulunuyor' ifadesini kullandi. Gazete, bu çerçevede Adalet Bakani Cemil Çiçek'in 'Yasalarimizi AB istedi diye mi degistirecegiz' yolundaki sözlerine dikkat çekti.
LE FIGARO: SAFAK 301'INCI MADDENIN SON KURBANI
Fransa'nin önde gelen gazetelerinden Le Figaro da, Elif Safak'in TCK'nin 301'inci maddesinin 'son kurbani' oldugu yorumunu yapti. Davanin, Türkiye'de ifade özgürlügünün saglanmasini talep eden Avrupa Komisyonunca yakindan izlendigini kaydeden gazete, '301'inci maddenin kaldirilmasi için Avrupa Birligi'nin, hükümet disi kuruluslarin ve TÜSIAD'in tekrarlanan çagrilari sonuçsuz kaldi' diye yazdi. (ANKA)



Danıştay davasında beraat yok

Failin babası İdris Arslan savcılıkta sorguya alındı


İdris Arslan sorgulandı

Danıştay 2'nci Dairesi üyelerine yönelik saldırı davasının ikinci duruşması bugün görüldü. Mahkeme avukat Alparslan Arslan'ın da aralarında bulunduğu yedi sanığın tutukluluk halinin devamına karar vererek, duruşmayı 18 ekim 2006 tarihine erteledi.

Saldırının faili olarak tutuklu bulunan Alparslan Arslan'ın babası İdris Arslan, ilk duruşmadaki açıklamalarıyla ilgili soruşturma kapsamında, polis nezaretinde savcılığa götürüldü ve burada soruşturmayı yürüten Türksalan tarafından sorgulandı.

Arslan, ilk duruşma öncesinde gazetecilere yaptığı açıklamada, ''bu ülkede İslam düşmanları var, Kuran düşmanları var, millet düşmanları var. Milletin değerlerine saygılı olun. Saygılı olmayana, milletin değerlerine hakaret edene bu millet gereken dersi verir'' demişti.

Duruşmaya yedi sanık katıldı

Ankara 11'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın bugünkü duruşmasına, saldırının faili olarak tutuklu bulunan avukat Alparslan Arslan'ın da aralarında bulunduğu 7 tutuklu sanık katıldı.

Duruşmaya, sanıkların yakınlarının yanı sıra bazı Danıştay üyeleri ve tetkik hakimleri de izleyici olarak katıldı. Müdahil bölümünde, saldırıda ölen Danıştay 2'nci Dairesi üyesi Mustafa Özbilgin'in oğlu avukat Gökhan Özbilgin de hazır bulundu.

Duruşmaya başlamadan önce izleyicilere yönelik bir konuşma yapan mahkeme başkanı Mehmet Orhan Karadeniz, geçen duruşmada sanıkları övücü sözler söylendiğini sonradan öğrendiklerini belirtti.

Sanıkları övücü nitelikteki sözlerin suç olduğunu hatırlatan Karadeniz, ''böyle sözler sarf eden olursa hakkında zabıt tutup Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunacağız. Herkes, ağzından çıkanlara dikkat etsin'' diye uyarıda bulundu.

Duruşmada, avukat Alparslan Arslan'ın akli dengesinin yerinde olduğunu bildiren rapor okundu. Dosya İstanbul'da olduğu için sadece tanıklar dinlendi, dava 18 ekim 2006 tarihine ertelendi.

Danıştay'a saldırı: Bir ölü, dört yaralı

Avukat Alparslan Arslan'ın 17 mayıs 2006 sabahı Danıştay İkinci Dairesi'ne düzenlediği silahlı saldırıda başından yaralanan Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetmiş, Daire Başkanı Mustafa Birden'in de aralarında bulunduğu dört kişi ise saldırıdan yaralı olarak kurtulmuştu.

Olayın ertesi günü yargı mensupları ve binlerce kişi Anıtkabir'e yürümüş, aynı günün devamında Özbilgin için Danıştay'da düzenlenen cenaze töreni protesto gösterilerine sahne olmuş ve halk 'hükümet istifa' sloganları atmıştı.

Kocatepe Camii'ndeki tören sırasında ise AK Partili bakanlar halkın tepkilerine hedef olmuştu.

Saldırının faili olarak tutuklu bulunan Avukat Alparslan Arslan ile altı sanığın 'ağırlaştırılmış müebbet hapis' cezasına çarptırılması isteniyor.

----

ASLAN'IN AILESINE 'AGZINIZDAN ÇIKAN SÖZE DIKKAT EDIN' UYARISI.

-Danistay saldirgani Alparslan Aslan'in babasi Idris Aslan'in mahkeme öncesi ve sonrasi yaptigi açiklamalarin basinda çikmasi üzerine, Ankara 11. Agir Ceza Mahkemesi Baskani Orhan Karadeniz'den uyari geldi. Karadeniz, sanigi övücü sözlerin suç oldugunu belirterek, 'Herkes agzindan çikan söze dikkat etsin' dedi.

ANKARA(ANKA)-Ankara 11. Agir Ceza Mahkemesi Baskani Orhan Karadeniz, Danistay saldirgani Alparslan Aslan'in ailesine durusma öncesi ve sonrasi yaptiklari açiklamalardan dolayi uyardi. Karadeniz, 'Herkes agzindan çikan söze dikkat etsin' dedi.
Danistay 2. Daire'ye yaptigi silahli saldiri sonucu bir kisinin ölümü 4 kisinin de yaralanmasina yol açan Alparslan Aslan'in durusmasi, Ankara 11. Agir Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Ilk durusmasinda iki kez kaçmaya yeltenen Alparslan Aslan'in ikinci durusmasinda genis güvenlik tedbirleri dikkat çekti. Mahkeme Baskani Orhan Karadeniz, durusma baslamadan önce, sanik yakinlarini uyardi. Karadeniz, sanik yakinlarinin durusma sonrasindaki beyanlarina isaret ederek, sanik yakinlarinin saniklari övücü söz söylemelerinin suç oldugunu söyledi. Karadeniz, 'Kim olursa olsun hakkinda zabit tutup, hakkinda Cumhuriyet savciligina suç duyurusunda bulunacagiz. Herkes agzindan çikan söze dikkat etsin, sonra uyarmadi demeyin' dedi.
'SEN HIÇBIR SEY GÖRMEDIN DIYE BASKI YAPILDI'
Mahkeme Baskani Orhan Karadeniz'in uyarisinin ardindan tanik dinlenmesine geçildi. Ilk tanik Aysel Saglam, olaydan bir gün önce Alparslan Aslan'i yaninda iki kisiyle Danistay önünde gördügünü, ancak bu kisilerin su anki saniklar olmadiklarini söyledi. Saglam, gördügü kisilerin silahli olduklarini ve Alparslan Aslan'la tartistiklarini söylerken, konuyla ilgili Emniyet'e ifade verdigini söyledi. Saglam, 'Emniyet'te hiçbir sey görmedigime dair ifademi almak istediler. Emniyet Müdürü bana ?sen hiçbir sey görmedin' dedi' diye konustu.
SANIKKEN TANIK OLDU
Danistay saldirisiyla ilgili olarak 4 gün gözaltina alindiktan sonra serbest birakilan Mehmet Atmaca, bu kez tanik olarak dinlendi. Atmaca, sanik Ismail Sagir'la ayni köylü oldugunu, diger saniklari ise tanimadigini söyledi.
Mahkeme, sanik Alparslan Aslan, Ismail Sagir, Erhan Timuroglu, Osman Yildirim, Tekin Irsi, Süleyman Esen ve Aykut Metin Sükre'nin tutukluluk halinin devamina karar vererek, durusmayi 18 Ekim 2006'ya erteledi. (ANKA)


6 büyük otomobil markasına dava

ABD’de Kaliforniya Adalet Bakanlığı, dünyanın 6 büyük otomobil şirketine ürettikleri araçlarla havayı kirlettikleri gerekçesiyle milyonlarca dolarlık tazminat davası açtı. İşte dava açılan şirketler:

Kaliforniya Adalet Bakanı Bill Lockyer, Ford Motor, General Motors ve Toyota Motorun da aralarında bulunduğu 6 şirket hakkında Kuzey Kaliforniya Bölge Mahkemesinde açılan davanın bir ilk olduğunu belirterek, üreticilerden, araçların havaya verdiği zararı karşılamalarının istendiğini kaydetti.
Dava açılan diğer şirketler ise Alman Daimler Chrysler’in ABD’deki kolu olan Chrysler Motors, Honda Motorun Kuzey Amerika birimi ve Nissan Motor olarak açıklandı.
Şirketler hakkında açılan davada, ürettikleri araçların küresel ısınmayı önemli ölçüde artırdığı, ABD’nin en kalabalık eyaleti Kaliforniya’da çevre sağlığı, altyapı ve kaynaklara zarar verdiği ileri sürüldü.
Demokrat partili olan Lockyer, dava dilekçesinde, araç üreticilerinin, halkı rahtsız edecek şekilde milyonlarca araçla havaya büyük miktarda karbondioksit yayılmasına neden olduğunu gerekçe gösterdi.
Karbondioksitin ve diğer sera etkisi yaratan gazların yayılımı küresel ısınmanın önemli nedenleri arasında gösteriliyor.

Star gazetesi


Çatlı'nın fihristindeki 23 siyasi kim?

Susurluk’ta ölen Abdullah Çatlı’nın ’kayıp’ olarak bilinen defterinin, Sedat Bucak tarafından mahkemeye verildiği ortaya çıktı. Çatlı’nın fihristindeki isimlerin bazıları etkin...

Susurluk’taki trafik kazasında ölen Abdullah Çatlı’nın ’kayıp’ olarak bilinen defterinin, eski milletvekili Sedat Bucak tarafından yargılandığı İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verildiği ortaya çıktı.

Çatlı’nın telefon fihristinde 23 siyasetçi ile asker ve polislerin isimleri bulunuyor. Mahkemenin 'gizlilik' kararı verdiği bu belge, ancak davanın sonuçlanmasından sonra açıklanabilecek.

BAŞBAKANIN OTOMOBİLİYLE

Mahkemede, PKK ile mücadele sırasında başta dönemin Demirel ve Tansu Çiller, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş ve devletin ilgili birimlerinin bilgisi dahilinde mücadele etmeye başladığını öne süren Sedat Bucak’ın avukatı Çınar Bacanlı, bu konuda görüşmeler olduğunu, Başbakanlık’tan Genelkurmay Başkanlığı’na, Başbakana ait makam aracıyla gönderildiğini öne sürdü.

TEBLİGAT YAPILDI

Susurluk davasından beraat eden Bucak, Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin bu kararı bozmasının ardından İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden yargılanmaya başlanmıştı. Bucak, 'Ne yaptımsa devletin yetkililerinin bilgisi dahilinde yaptım' dedi ve bu konuda o dönemin üst düzey yetkililerini tanık gösterdi. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, eski Başbakan Tansu Çiller, eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, Asayiş Kolordu eski Komutanı Hasan Kundakçı, dönemin İçişleri Başkanı Mehmet Ağar, eski Diyarbakır Jandarma Komutanı Eşref Hatipoğlu tanıklar arasında yer aldı. Çiller ve Hatipoğlu’na 5 Ekim’de mahkemede bulunmaları tebliğ edildi. Demirel, Ağar, Güreş, Kundakçı ve diğer tanıklar ise 20 Ekim’de Ankara’da talimatla ifade verecek.

GİZLİLİK KARARI VAR

Çatlı’nın kaza yaptığı sırada çantasında bulunan telefon numaralarını yazdığı fihrist de mahkemeye belge olarak sunuldu. Çatlı’nın telefon fihristinde bazıları halen etkin durumda olan 23 siyasetçinin yanı sıra asker ve polislerin isimleri yer alıyor. Kazadan sonra kaybolduğu belirtilen defterin, Bucak’ın eline nasıl geçtiği ise bilinmiyor.

Hürriyet


AİHM’de mahkûm olduk

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye aleyhine açılan 5 davayı dün karara bağladı.

Halit Dinçmen’in üç akrabasıyla birlikte yaptığı ortak başvuruyu değerlendiren AİHM, ‘’Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 2. ve 12. maddelerini ihlal ettiği’’ görüşüne vardı. Bu davada, başvuruyu yapanlar zamanında maddi tazminat talebinde bulunmadığı için Türkiye aleyhine para cezasına gerek görülmedi.

AİHM, Çetin Ağdaş’ın yaptığı başvuruda, Türkiye’nin AİHS’nin 5. ve 6. maddelerini ihlal ettiğine’’ hükmetti ve mahkeme masrafları da içinde olmak üzere Ağdaş’a 3285 avro ödenmesini kararlaştırdı. AİHM, Selim Kabasakal ve Hasan Atar’ın yaptığı ortak başvuruda, Türkiye’nin AİHS’nin 6. maddesini ihlal ettiği görüşüne vardı. Maddi tazminata gerek görmeyen AİHM, başvuru yapanların sadece mahkeme masrafının ödenmesini kararlaştırdı. AİHM, Sultan Karabulut’un yaptığı başvuruda ise Türkiye’nin AİHS’nin 2. ve 13. maddelerinin ihlal edildiği görüşüne vardı ve mahkeme masraflarıyla birlikte toplam 11 bin avro tazminat ödenmesini kararlaştırdı. AİHM, Süleyman Erdem’in yaptığı başvuruda da, Türkiye’nin AİHS’nin 5. maddesini ihlal ettiği görüşüne vardı ve toplam 4250 avro ödenmesine karar verdi.


ABD'de idam...

AA - ABD'nin Florida eyaletinde 1982 yılındaki banka soygunda bir polisi öldürmekten mahkum olan bir kişinin ölüm cezası, zehirli iğneyle infaz edildi.
Son infazla, 1976'da ABD Yüksek Mahkemesi kararıyla ölüm cezası uygulamasının yeniden başlamasından bu yana Florida'da idam edilenlerin sayısı 61 oldu.


Google, telif cezasına uymayacak

Google, Belçika mahkemelerinin, Belçika kökenli gazete içeriğini için telif ödemeye mahkum eden kararını temyize götüreceğini açıkladı.

SAN FRANCISCO - İnternetin en büyük arama motoru Google’dan yapılan açıklamada, Belçika mahkemesinin aleyhte verdiği karar “gereksiz” ve “orantısız” olarak nitelendi. Google yetkilileri kararın getirdiği yaptırımlara uymayacaklarını belirtirken, tüm Belçika menşeili içeriği sitesinden çıkardı. Belçika Gazeteciler Birliği, Google’ın haber sitesinde haber içeriğini telifsiz kullandığı gerekçesiyle mahkemeye vermişti. Belçika mahkemesi de Google’a 1.27 milyon dolar ceza kesmiş, içerikleri telifsiz kullanması halinde de yeni cezaların kapısını açmıştı.

Google sözcüsü ise kendi haber sitelerinin kanundışı bir iş yapmadığını, haberlerin sadece bir kısmını yayınladıklarının ve bunun da gazeteler için aslında bir tanıtım işlevi gördüğünü savundu. Google sözcüsü ayrıca temyize gideceklerini de ifade etti. Davaya konu olan Google News sitesi dünyanın birçok gazetesi ve haber ajansından haber içeriğini bir araya getiriyor. Sitede bulunan fotoğraflar da ayrıca telif davasına konu olmuştu.

Agence France-Presse’in 17.5 milyon dolarlık davasının yanı sıra Google, Associated Press’e de telif ödemeye mahkum edilmişti.


O kızla mahkemede hesaplaşacağım
MANKEN Şebnem Schaeffer, eski sevgilileri Özcan Deniz ve Şenol İpek hakkında 'İkisi biseksüeldi. İspatlayamam ama cep telefonları mesajlarından bu yargıya vardım' demişti. Şebnem'in açıklamalarını menajerinden öğrenen Deniz, küplere bindi. Sadece 'O kızla mahkemede hesaplaşacağız' diyen Deniz, tazminat davası açıyor.
'Dobra dobra' isimli programa dün de İlhan Doğan katıldı. Doğan, 'Şebnem'le ilişkim oldu. Çünkü biz 6 ay boyunca aynı evi paylaştık' dedi. Cevap vermek için programa telefonla bağlanan Şebnem'in annesi Lale Schaeffer, 'Gerekirse tekrar rapor alıp, gösterebiliriz. Sizin gibi erkekler olduğu sürece kızım gerekirse ömür boyu raporuyla gezecek' dedi.
Özlem UÇAR

40 günde 5 bin 280 suç aydınlatıldı

İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, son 40 gün içerisinde asayişe yönelik gerçekleştirilen operasyonlarda, 3 bin 592'si şahsa, 1688'i de mala karşı işlenen olmak üzere toplam 5 bin 280 suçun aydınlatıldığını bildirdi.
Cerrah, Gayrettepe'deki Asayiş Şube Müdürlüğünde yaptığı basın açıklamasında, 10 Ağustos-20 Eylül 2006 tarihleri arasında Asayiş Şube Müdürlüğü ekiplerince gerçekleştirilen operasyonları değerlendirdi.
Celalettin Cerrah, ''Son 40 gün içerisinde asayişe yönelik gerçekleştirilen operasyonlarda 3 bin 592'si şahsa, 1688'de mala karşı işlenen suç olmak üzere toplam 5 bin 280 suç aydınlatılmıştır'' dedi.
Cerrah, şahsa karşı işlenen suçlar arasında 51 cinayet, 389 yaralama, 900 darp, 171 kamu görevlisine mukavemet, 37 kız, kadın, erkek kaçırma, 5 çocuk kaçırma, 199 tehdit, 21 fuhuş, 20 kumar oynama ve oynatma, 8 rüşvet, 3 insan ticareti, 520 silah kanununa muhalefet ve 1268 adet de diğer suçların bulunduğunu söyledi.
Cerrah, mala karşı işlenen suçlara yönelik çalışmalarda da, 105 gasp, 199 kapkaç ve yankesicilik, 52 oto hırsızlığı, 118 evden hırsızlık, 204 iş yerinden hırsızlık, 96 otodan hırsızlık , 248 diğer hırsızlık, 61 dolandırıcılık, 16 suç eşyası satın alma ve 589 diğer alanlarda çeşitli suçların olduğunu ifade etti.
Bu operasyonlarla ilgili 7 bin 633 kişinin yakalandığını belirten Cerrah,
ayrıca hakkında gıyabi tutuklama kararı bulunan 2 bin 173 kişi ile 2 bin 704 hükümlünün yakalanarak ilgili makamlara sevk edildiğini kaydetti.Celalettin Cerrah, yakalanan kişilerle birlikte 149 adet çeşitli çap ve markada tabanca, 90 çalıntı otomobil, 1 adet av tüfeği, 4 kurusıkı tabanca, 12 bin adet bahçe şemsiyesi, 6 bin metre kumaş, 22 kilogram altın, 20 bin dolar değerinde gümüş takı, 81 gram esrar, 1124 adet uyuşturucu hap, 97 adet dizüstü bilgisayar, 552 adet çalıntı tekstil malzemesi, 26 kombi, 10 bin YTL sahte para, 84 adet spor ayakkabısı, 26 adet bilgisayar kasası, 205 adet bilgisayar parçası, 1 adet oksijen tüpü, 4 bin 160 adet kumar malzemesi ve çeşitli sahte evraklar ele
geçirildiğini belirtti.
İLÇE EKİPLERİNİN ÇALIŞMALARI
Cerrah, aynı dönemde ilçe emniyet müdürlüklerince, hakim kararıyla yapılan önleme aramalarında da, 466 adet tabanca, 182 kurusıkı tabanca, 8 av tüfeği, 284 delici-kesici alet, 3 bin 520 fişek, yaklaşık 16 kilogram narkotik madde, 3 bin 472 adet uyuşturucu hap, 184 bin 162 adet korsan CD-DVD, 736 adet çalıntı otomobil, 9 bin YTL sahte para ve 7 adet rulet masası ele geçirildiğini, bu olaylara ilişkin de 643 kişinin suçüstü yakalandığını bildirdi.
Cerrah, bu uygulamalarda ayrıca, çeşitli suçlardan aranan 3 bin 192 kişinin yakalanarak ilgili mahkemelere sevk edildiğini kaydetti.
Celalettin Cerrah, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Tüm amacımız, İstanbul'da suç ve suçluyla mücadele etmektir. İstanbul'un huzur ve güvenliğini, İstanbullular'ın can ve mal emniyetini en iyi şekilde sağlamaktır. Çalışmalarımız, İstanbulluların canına, malına karşı gelebilecek olan tüm tehlikeleri bertaraf etmek içindir. Çalışmalarımız devam edecektir.
Hangi suç olursa olsun, suçu kim işlerse işlesin, mutlaka yakalanıp adli makamlara teslim edilecektir. İstanbul'da en iyi şartlarda yaşamak için, İstanbul polisinin her türlü çalışması devam edecektir.''Cerrah daha sonra, operasyonlarda ele geçirilen malzemeleri basın mensuplarına gösterdi.

Sarhoşlara lolipop
Manchester polisi barda lolipop dağıtarak kavgaları önleyecek.
İngiltere'nin Manchester kentinin polis kuvvetleri, suça karşı savaşta yeni bir silah buldu: Lolipop! Alkollü içki tüketenlerin lolipop yedikleri zaman kavga çıkarmaya ya da tartışmalara katılmaya daha az meyilli olduğunu tespit eden polis, sponsorlarla anlaşarak bu hafta sonu 50 bin lolipopu barlarda ve eğlence yerlerinde dağıtmaya karar verdi. Manchester Pub ve Club Birliği sözcüsü Phil Burke, güvenli şehirlerinin daha da güvenli olması için atılan her türlü adıma destek olmaya hazır olduklarını söyledi. Manchester polis kuvvetlerine suç azaltma konusunda danışmanlık yapan Stuart Pizzey, "Fikir garip gelebilir. Fakat ellerinde lolipop olan kişilerin kavga edip birbirlerini yumruklamasının neden güç olduğunu siz de tahmin edebilirsiniz" dedi.
DIŞ HABERLER

`Bazı güçler engelledi market yasasını çektik`
ANKARA Milliyet
Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun Büyük Mağazalar Yasası`nın çıkmasını bazı güçlerin engellediğini söyledi. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, yasanın kısa sürede çıkması için çaba harcayacağını belirtti.
Perakendeciler Federasyonu`nun toplantısında konuşan Bakan Coşkun kamuoyunda `Büyük Marketler ya da Büyük Mağazaların Çalışma Esas ve Usullerini belirleyen yasanın hazırlandığını, ancak halen kanunlaşamadığını söyledi. Büyük mağazaların 15 bin metre kareden büyük olanlarının şehir dışına kurulmasını öngördüklerini anlatan Coşkun, `Ancak bazı güçler yasanın çıkmasını engellediler. Biz de yasayı geri çektik. Fransızlar`ın yasasından daha hafif bir yasa hazırlamamıza rağmen, yine de karşı çıkıldı` dedi.

Mesleki Yeterlilik Kanunu geçti
Yasaya göre 'Mesleki Yeterlilik Kurumu' kurulacak
Meclis Genel Kurulu'nda, Mesleki Yeterlilik Kurumu Kanunu kabul edildi. Yasaya göre, 'Mesleki Yeterlilik Kurumu' kurulacak.
Kurum, teknik ve mesleki alanlarda ulusal yeterlilik esaslarını belirlemek, denetim, ölçme, değerlendirme, belgelendirme ve sertifikalandırma faaliyetlerini yürütecek.

Açılacak sınavlarda başarı gösterenlere, kurum tarafından onaylanmış mesleki yeterlilik düzeyini gösteren belge veya sertifika verilecek.

Kurum, Türkiye'de çalışmak isteyen yabancıların sahip oldukları mesleki yeterlilik sertifikalarının doğruluğunu da belirleyecek.

Tabiplik, diş hekimliği, hemşirelik, ebelik, eczacılık, veterinerlik, mühendislik ve mimarlık meslekleri ile en az lisans düzeyinde öğrenim gerektiren meslekler, kanun kapsamı dışında tutulacak.

Tartışmalı Vakıflar Yasası Meclis'te

Vakıflar Yasa Tasarısı görüşmelerinde tartışma yaşandı
AB'nin yakından izlediği Vakıflar Yasa Tasarısı Meclis Adalet Komisyonu'nda görüşülüyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla tasarının ikinci maddesine vakıf haklarıyla ilgili 'mütekabiliyet' yani 'karşılıklılık' esası getirildi.CHP'liler tasarıyı vatana ihanet ve Lozan Anlaşması'nın delinmesi olarak niteledi.
Avrupa Birliği Uyum Paketi içinde Meclis'e sunulan Vakıflar Yasa Tasarısı görüşmeleri tartışmalı başladı.

Görüşmeler sırasında Başbakan Erdoğan'ın talimatıyla tasarının cemaat vakıflarının mal edinmesi ve ticaret yapmasını düzenleyen ikinci maddesine, 'mütekabiliyet' yani 'karşılıklılık' şartı eklendi.

Buna gerekçe olarak da Batı Trakya'daki Türklere Yunanistan'ın getirdiği kısıtlamalar gösterildi.

CHP'den tepki geldi

Tasarının görüşmelerinde söz alan CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, AB'nin isteklerinin süzgeçten geçirilmeden kabul edildiğini söyledi.

Geçici dokuzuncu madde ile Lozan Anlaşması'nın delindiğini savunan Anadol, "Lozan Türkiye'nin tapu senedidir. Lozan delinirse Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusu delinir" diye konuştu.

CHP'li Feridun Ayvazoğlu da, "bu tasarı ile bilmeyerek Türkiye'ye ihanet ediliyor. Bu ihanetin altından kalkamayız. Bunun vebali AK Parti ve evet oyu vereceklere aittir" dedi.

Şahin eleştirilere yanıt verdi

Eleştirileri yanıtlayan Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, tasarının dağınık olan vakıf mevzuatını tek çatı altında toplamak amacıyla özgür iradeleriyle hazırlandığını söyledi.

Vakıf malları konusunda yaşanan sıkıntıyı örneklerle anlatan Şahin, 1955'te Yedi Kule'deki Ermeni Hastanesi Vakfı'na bağışlanan bir dükkan ve dairenin tapuya tescil edildiğini, ancak 1974'teki Yargıtay kararıyla bu malların Hazine'ye geçtiğini belirtti.

Vakfın konuyu AİHM'e götürdüğünü söyleyen Şahin, "mahkeme Türkiye'yi 2 milyon 300 Euro ödemeye ve malları iade etmeye mahkum etti. Geçici dokuzuncu maddeyi bu sorunu çözmek için getiriyoruz" dedi.

Bağış yoluyla vakıflara verilen ancak 1974'de Yargıtay kararıyla hazineye geçirilen 36 parça gayrımenkulün sahiplerine iade edileceğini söyleyen Şahin, "bu ne ülkemizi böler ne de egemenliğimizi zedeler. Bu sadece devletimizi yüceltir. Bunu yapmanın neresi ihanet olabilir" diye konuştu.

'Adalet gibi Maliye de tatil yapsın' istiyorlar...
CHP 'mali tatil' için yasa teklifi verdi
CHP Mersin Milletvekili Mustafa Özyürek ile 16 arkadaşı, vergi daireleri ve sosyal güvenlik çalışanlarıyla muhasebeci ve mali müşavirlerin düzenli tatil yapamadıkları gerekçesiyle, 1-31 Ağustos arasının 'mali tatil' olması için yasa teklifi verdi.
AKP de mali tatil fikrine sıcak bakıyor. TBMM Başkanlığı'na dün sunulan teklifin gerekçesinde, 'mali tatil' uygulamasına geçilmesi için TÜRMOB Genel Kurulu'nda konuşma yapan Başbakan Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın mutabık kalmalarına ve Erdoğan'ın söz vermesine karşın hükümetin tasarı hazırlamadığı belirtildi. Teklif yasalaşırsa, ağustos ayında verilmesi gereken vergi beyannameleri ve diğer bildirgeler, eylüle ertelenecek. Ağustosta ödenmesi gereken her türlü vergi, resim ve harçlar da eylülde verilecek. AKP'nin Merkez Karar ve Yürütme Kurulu toplantısında konunun gündeme geldiği, Erdoğan'ın bu konuda düzenleme talimatı verdiği öğrenildi.

Uyum yasalarında asgari uyumsuzluk
Meclis’in AB Uyum Yasaları kapsamında görüşeceği Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nda uyumsuzluk çıktı. Daha önce kabul edilen tasarı, yeniden komisyona çekildi. Tasarıda ‘asgari ücretin’ hesaplanması konusunda yeniden düzenlemeye gidilecek.
# BİN 500 YTL HESABI
KOMİSYON, tasarının ‘asgari ücretin’ hesaplanmasıyla ilgili olan maddesine çekince koyarak kabul etmeyi kararlaştırdı. Eğer düzenleme yapılmamış olsaydı, asgari ücretin hesaplanması 4 kişilik ailenin geçim endeksine göre hesaplanacak, bu durum da asgari ücretin bin 500 YTL civarına çekilmesine neden olacaktı. NEVİN BİLGİN

'Bush'un tasarısı ihlal demek'

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush'un, terör zanlılarının sorgularıyla ilgili olarak Kongre'den geçirmeye çalıştığı yasa tasarısı, Birleşmiş Milletler'in tepkisini çekti.
Guantanamo üssündeki tutsaklar
BM Guantanamo Üssü'nün kapatılmasını istiyor
Örgütün insan hakları alanında uzman beş yetkilisi tasarıyı sert dille eleştirdi.
BM raportörleri, örgüte bağlı İnsan Hakları Konseyi'nde yaptıkları açıklamada,
tasarının uluslararası hukukun ihlali anlamına geleceği uyarısında bulundu.
Örgüt yetkilileri, tasarının kabulü halinde Guantanamo Üssü'ndeki tutsaklara yönelik uygulamaların da yasallaşacağını vurguluyor.
Başkan Bush'un önerdiği yasa tasarısı tartışmalı "düşman savaşçı" kavramının kapsamını genişletiyor, terör zanlılarının resmen suçlanmaksızın gözaltına alınmalarına izin veriyor ve onların sivil mahkemelere temyiz başvurularını kısıtlıyordu.
Kongre gündemindeki tasarı ABD'de büyük tartışmalara yol açmıştı.
Amerikan Senatosu'nun Silahlı Kuvvetler Komisyonu ise yabancı terör zanlılarının yargılanmasına yönelik alternatif bir yasa tasarısını, Bush'un veto tehdidine karşın dokuza karşı 15 oyla kabul etmiş ve tasarı Senato Genel Kurulu'na taşınmıştı.
Komisyon'daki oylamada dört Cumhuriyetçi senatör, muhalefetteki Demokratlarla birlikte oy kullanmıştı.
Bu senatörlerden John McCain, John Warner ve Lindsey Graham Cumhuriyetçi Parti'nin önde gelen isimleri arasında gösteriliyor.
Senato Komisyonu'nda kabul edilen tasarı, terör zanlılarına yargılanmaları sürecinde aleyhlerindeki delilleri görme hakkı veriyordu.
Bush'un önerilerine karşı çıkan senatörlere eski ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell da destek vermişti.
Powell yazdığı bir mektupta, dünyanın, Amerika'nın terörle savaşının ahlaki temeline şüpheyle yaklaşmaya başladığı uyarısında bulunmuştu.

Eski Müsteşar Helvacı'ya ceza ve erteleme.
Ankara - Yargıtay 4. Ceza Dairesi, eski Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Müsteşarı Ali Helvacı'yı "görevi kötüye kullanmak" suçundan 5 ay hapse mahkum etti. Helvacı'nın cezası, paraya çevrilerek, ertelendi.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi, Helvacı'nın, bakanlığın bir ihalesinde usulsüz keşif artışına onay verdiği iddiasıyla yargılandığı davayı bugün karara bağladı.
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Zafer Ediş, esas hakkındaki mütalaasında sanığın cezalandırılmasını talep etti.
Helvacı'nın avukatları ise esasa ilişkin savunmalarında, suçun unsurları oluşmadığından beraat kararı verilmesini talep etti.
Daire, suç tarihi bakımından eski Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) Helvacı'nın lehine olduğuna karar vererek, bu kanunun "görevi kötüye kullanmak" suçunu düzenleyen 240/2. maddesi uyarınca 5 ay hapis cezasına çarptırdı. Helvacı'nın hapis cezası 600 YTL para cezasına çevrilerek, ertelendi.

Lösemi hastası Esin'in hukuk mücadelesinde karar...
Lösemi Hastası Esin Köse ve ailesinin, Almanya'daki tedavi giderlerini karşılamadığı gerekçesiyle SSK aleyhine açtığı dava karara bağlandı.
AA-Kocaeli 3. İş Mahkemesindeki duruşmada, Köse'nin avukatı Turgay Karaman, SSK'nın, müvekkili Esin Köse ve babası Ahmet Köse'ye tedavi gideri olarak 7 bin 175 avro ödeme yaptığını, geri kalan 3 bin 471 avro konusunda taraflar arasında anlaşmaya varıldığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etti.
SSK avukatı Nermin Aksüt de davanın reddine karar verilmesini istedi.
Hakim Nuran Karabağ, dava konusu 7 bin 175 avroluk masrafın fatura tarihi olan 22 Haziran 2005'deki kur üzerinden hesaplandığında 11 bin 848 YTL, 3 bin 471 avroluk masrafın ise 5 bin 733 YTL yaptığını ifade etti.
11 bin 848 YTL'nin dava açıldıktan sonra SSK tarafından aileye ödendiğini, 5 bin 733 YTL'nin ise tarafların anlaşmaya varmasıyla ödendiğini belirten Hakim Karabağ, bu nedenle davanın reddine karar verdi.
SSK'nın yaklaşık 2 ay önce 7 bin 175 avro ödeme yaptığını, kalan para için ise SSK ile anlaştıklarını ifade eden Köse, "Haklı olduğumuz bir kez daha ortaya çıktı" dedi.
Esin Köse'ye 3,5 yıl önce kan hastalığı olan MSD tanısı konmuş, ancak yurt dışında yapılması gereken tedavisi, SSK'nın mevzuatı gereği sigortalı eş ve çocuklarının yurt dışı tedavi giderlerini karşılamaması nedeniyle geçikmişti. Esin'in hastalığı bu süreçte lösemiye dönüşmüştü.
Köse ailesinin, Kocaeli 2 No'lu İş Mahkemesinde SSK aleyhine açtığı dava lehte sonuçlanmıştı.
SSK'nın temyize götürdüğü karar, Yargıtay tarafından bozulmuştu. Yeniden görülen davada, Kocaeli 2. İş Mahkemesi kararında direnmiş, karar tekrar Yargıtay'a gitmişti. Ancak bu süreçte mevzuatla ilgili yapılan yasal düzenlemeyle sigortalı eş ve çocuklarına yurt dışında tedavi imkanı tanınmıştı.

İşkence davasına tazminat kararı
Manisa'da yasadışı DHKP/C örgütü üyesi oldukları iddiasıyla polis tarafından yakalanıp tutuklanan ve İzmir DGM'de yargılanıp beraat eden Manisalı gençlerden Emrah Sait Erda'nın, '2 yıl 5 ay özgürlüğünden mahrum kaldığı' gerekçesiyle, devlete karşı açtığı tazminat davası sonuçlandı. Mahkeme, Erda'ya 4 bin YTL manevi tazminat ödenmesine karar verdi
21.09.2006
33 yaşındaki Emrah Sait Erda, 28 Aralık 1995 ile 12 Mayıs 1998 tarihleri arasında özgürlüğünden mahrum kaldığını, kapatılan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından hakkında verilen beraat kararının kesinleştiğini, bu süre içerisinde hem ailesinin, hem de kendisinin, maddi ve manevi yönden büyük kayıplara uğradığını belirterek, 10 bin YTL'si maddi, 100 bin YTL'si manevi toplam 110 bin YTL tazminat istemiyle mahkemeye başvurdu. Avukatı Sema Pekdaş aracılığıyla 2001 yılında mahkemeye verdiği dava dilekçesinde "Gözaltına alındığımda Ukrayna'da üniversiteye gidiyordum. Tutuklanıp 2 yıl 5 ay hapis yattım. Tahliye olunca tedavi gördüm. Eğitimim yarıda kaldı. Ailem Manisa'da oturuyor. Beni her ziyaretime gelişlerinde yol parası ödemiştir. Gözaltı ve tutuklulukta yaşadığım kötü şeyler ve acı dolu günlerin etkiyle yıllarım kayboldu, hayata atılmam gecikti. Gözaltı sürecinde ağır işkence gördüm. Polisler yargılama sonucu cezalandırıldı. Bu durum hem bedensel, hem de ruhsal olarak rahatsızlık yarattı. Kamuoyuna terörist olarak lanse edildim. Çektiğim acıları bir tek ben biliyorum. Zenginleşmek amacıyla da dava açmadım. Açmamın sebebi uğradığım zararın karşılanması" dedi.
İzmir 6'ncı Ağır Ceza Mahkemesi 2002 yılında, Maliye Bakanlığı'ndan istenen tazminat talebini değerlendirip, Emrah Sait Erda'ya 4 bin YTL manevi tazminat ödenmesine karar verdi. Maliye Bakanlığı avukatları ile Erda'nın avukatı kararı temyiz etti. Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi 2005 yılında kararı, tebligatlarda gerekli şartlara uyulmadığı gerekçesiyle usul yönüden bozdu.
İzmir 6'ncı Ağır Ceza Mahkemesi'nde yeniden görülen dava yeni sonuçlandı. Mahkeme heyeti Emrah Sait Erda'nın, tutuklu kaldığı süre içinde öğrenci olduğunu, herhangi bir işte çalışmadığı için bir gelir kaybının olamayacağını belirterek, maddi tazminat talebini reddetti. Mahkeme heyeti, manevi tazminat isteminin kabulü gerektiğini belirtip, "Yaptığı haksızlığı kabul etmek, hukuk devletinin en başta gelen özelliğidir. Tazminat esası, Anayasa ile konulan kişi özgürlüğü ve güvenliği ilkelerinin gerçekleştirilmesi araçlarından biridir" diyerek Erda'ya 4 bin YTL manevi tazminatın ödenmesine karar verdi. Karar Yargıtay tarafından onaylanınca Erda 4 bin YTL'yi davanın açıldığı tarihten bu yana faizlerin eklenmesiyle alacak.
OLAY NASIL OLMUŞTU
Manisa'da, 26 Aralık 1995 tarihinde terör örgütü DHKP/C'ye yönelik operasyonda gözaltına alınan 15 genç, sevk edildikleri mahkemede, kendilerine işkence yapıldığını ve ifadelerinin baskı altında alındığını söylemişlerdi. Kapatılan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, 1997'de sanıklardan 5'i hakkında beraat, 5'i hakkında 12.5 yıl, 4'ü hakkında 2.5 yıl, 1'i hakkında ise 3 yıl 9 ay hapis cezası vermiş, ancak bu karar, Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi tarafından 1998 yılında bozulmuştu. Kararın bozulması üzerine dava yeniden görülmüş, tüm sanıklar beraat etmişti. Manisa Ağır Ceza Mahkemesi'nde 15 gence işkence yaptıkları öne sürülen polislerde bu davanın sonuçlanmasının ardından mahkum olmuştu.

Azınlık vakıflarına 36 gayrimenkul devredilecek
AB'nin çıkmasını beklediği Vakıflar Yasa Tasarısı, iktidar ve muhalefet arasındaki tansiyonu yükseltiyor. CHP, tasarının yasalaşması halinde ‘Sevr' günlerine geri dönüleceğini; Ayasofya Camii ile Sümela Manastırı'nın azınlık vakıflarına geçeceğini savunuyor.
AK Parti ise iddiaların asılsız olduğu görüşünde. Vakıflar Kanunu Alt Komisyonu Başkanı Recep Özel, 36 adet gayrimenkulün cemaat vakıflarına iade edileceğini söylüyor. Beşiktaş'ta bir arsa Aya Yorgi Kilisesi Vakfı'na, Eminönü'ndeki bir dükkan Kumkapı Meryem Ana Vakfı'na verilecek.
Yasa tasarısı, bugün Adalet Komisyonu’nda görüşülecek. CHP, alt komisyon raporuna muhalefet şerhi koydu. CHP’ye göre, tasarıyla vakıflara tanınan, ayni ve nakdi yardım alma, ticaret yapma, mal edinme hakları Lozan Antlaşması’na ters düşüyor. Tasarının geçici 9. maddesinde, ‘nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar’ın 18 ay içinde tapu sicil müdürlüklerine müracaat edilmesi halinde vakıfları adına tescil olunacağı’ bildiriliyor. Tasarıdaki ‘nam-ı mevhum’ ve ‘nam-ı müstear’ ibarelerine dikkat çeken CHP’liler, bu tanımların peygamber ve azizleri de kapsadığını ileri sürüyor. Adını bir azizden alan ‘Ayasofya’ camiinin elden gidebileceği ileri sürülüyor. Akdamar Kilisesi, Sümela Manastırı, Ani Harabeleri gibi yüzlerce kilise ve arazinin de cemaat vakıflarına geçebileceği belirtiliyor. CHP’li Orhan Eraslan, “Büyükada’yı, Gökçeada’yı bile kaybedebiliriz. Hükümet ne yaptığının farkına varmalı. Tasarı yasalaşırsa Anadolu’nun her yerinde Aziz Paul, Aziz Piyer adını taşıyan kiliseler için talep hakkı doğar.” diyor.
Bakan Şahin, CHP’den destek istedi
Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, vakıflar ve özel okullarla ilgili düzenlemelere karşı çıkan CHP lideri Deniz Baykal’ı ziyaret ederek destek istedi. Görüşmede ikili arasında şu diyaloglar geçti:
Baykal: Azınlık vakfı konusunda sadece gelecek değil, geçmişte var olan haklar da gidecek. AİHM’ye müracaatlar olacak. Sıkıntı doğacak.
Şahin: Şu anda bile geçmişte azınlıkların elinde olan, ancak bugün Hazine’ye ait mallar konusunda AİHM’nin aldığı kararlar var. Bunu size sunacağız.
Baykal: Özel eğitim kurumlarının misyonerlik okullarına dönüşmeyeceği garantisini kim verebilir? Eğitim çok önemli. Bu işlerde ciddi olunması gerekiyor. Yunanistan’ın durumu ortada.
Şahin: Yunanistan’da hukuki sorun yok. Sorun uygulamada. Yunanistan mevzuatını da size getirdim.
Baykal: Benim önceden yaptığım açıklama bir uyarıydı. Ulusal yararlar doğrultusunda beraber bir tavır oluşturabilirsek mutlu oluruz. Bu çıkışımız size de destek olabilir. Sorumluluğunu beraber paylaşırız.
Şahin: Milli konularda en az sizin kadar hassasız. Habib Güler, Ankara
Meclis’te sert tartışmalar yaşandı
Vakıflar Yasası’yla ilgili tartışma, önceki gün Meclis’in açılışında da gündeme geldi. CHP Grup Başkan Vekili Kemal Anadol, tasarının ‘Türkiye’yi Sevr günlerine geri götüreceğini’ savundu. Anadol, hükümeti, Yunanlıların isteklerini kabul ettirmeye çalışmakla suçladı. Eleştirilerine cevap veren AK Parti Grup Başkan Vekili Salih Kapusuz’a CHP’li vekiller, “Sen memleketin neresindensin? Senin kan grubun ne? Vatan parçalanıyor.” diye sataştı. Kapusuz, çıkarılan yasaların AB sürecinde gerekli olduğunu belirtirken konunun Sevr’le ilişkilendirilmesine anlam veremediklerini söyledi. Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt da aynı görüşte. Cemaat vakıfları ile yabancı vakıfların birbirinden ayrı değerlendirilmesini isteyen Beyazıt, 1924’e kadar gayrimüslim vatandaşlar tarafından kurulan vakıfların cemaat vakfı olduğunu kaydediyor. Türkiye’de halen 161 cemaat vakfı bulunduğunu vurgulayan Beyazıt, bu vakıfların 1936-1974 arasında mal edinmeye devam ettiklerini, ancak daha sonra Yargıtay’ın kararıyla mal edinmelerinin yasaklandığını hatırlatıyor. Vakıflar Kanunu Alt Komisyonu Başkanı Isparta Milletvekili Recep Özel, Ayasofya’nın cemaat vakıflarına geçmesi gibi bir tehlikenin söz konusu olmadığını belirtiyor. Özel, Türkiye’de cemaat vakıflarına iade edilecek sadece 36 adet gayrimenkul bulunduğunu söylüyor. Ayasofya’nın tapusunun Sultan Mehmet Vakfı’na tescilli olduğunu belirten Özel, “Elden gitmesi gibi bir şey yok.” diye konuşuyor. Cemaat vakıflarına iade edilecek 36 gayrimenkulün Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından belirlendiğini anlatan Özel, Türkiye açısından sıkıntılı bir durum bulunmadığını vurguluyor. Tasarının yasalaşmasının ardından Beşiktaş’taki bir arsa Aya Yorgi Kilisesi Vakfı’na iade edilecek. Meryem Binti Ovagil adına kurulmuş Kumkapı Meryem Ana Vakfı’na ait olduğu belirlenen Eminönü Büyükçarşı’daki bir dükkan da bu vakfa verilecek.
Avrupa Birliği paketinde neler var?
Vakıflar Kanunu: Yabancıların Türkiye’de vakıf kurabilmelerinin önü açılıyor. Hırsızlık ve zimmet gibi suçlara karışanların yönetici olmasının önüne geçiliyor. Vakıfların izin almadan mal edinebilmelerine ve malları üzerinde tasarrufta bulunmalarına imkan sağlanıyor. Vakıf yöneticilerinin görevden alınma ve uzaklaştırılmaları idari kararlar yerine mahkeme kararlarına bırakılıyor. Vakıflara ait taşınmazların en fazla üç yıllığına kiralanabileceği belirtiliyor. Kiraya verilen veya tahsis edilen taşınmazlar için sigorta şartı getiriliyor. Vakıfların uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunabilmelerine imkan sağlanıyor.
Sayıştay Kanunu: Devlete şeffaflık ve performans denetimini getiriyor. Türk Silahlı Kuvvetleri dahil tüm kamu kurum ve kuruluşları, bunların ortaklıkları hatta AB fonları bile denetim kapsamına alınıyor. Raporlar TSK, MİT; Emniyet ve Jandarma’ya ait hesaplar dışında kamuoyuna açıklanacak.
Kamu Denetçisi: Devlet ile vatandaş arasında sorunların çözümü için getirilen bir sistem. Osmanlı’daki kadı sisteminden esinlenerek Batı’da hayata geçirildi. AB üyelerinin hemen hepsinde uygulanıyor. Kamu denetçisi halk adına kamu kurumlarının icraatlarını denetleyerek vatandaşa çözüm yolu önerecek.
İskan Kanunu: Çingenelere vatandaşlık hakkı getiriyor. Bulgaristan’dan zorunlu göçle gelen soydaşlara yaptırılan konutlarla ilgili de düzenleme yapıyor. Bu konutları almak için başvurarak para yatıranlardan konut sahibi olmayanlara, yatırdıkları bedel, kanuni faiziyle birlikte ödenecek.
Tohumculuk: Bugüne kadar Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından yapılan tohum üretimi özel sektöre açılıyor. Tasarı, Türkiye’de daha sağlıklı tohum kullanımının yaygınlaştırılması ve ürün veriminin artırılması amacıyla tohum üretimi alanını çokuluslu şirketlere açıyor. Tarla ve diğer kontrolleri yapılan tohumlara sertifika verilecek.
Özel Öğretim Kurumları: Yerli ve yabancı özel okulların yatırım yaparak kapasite artırmalarına imkan sağlanıyor. Meyhane, kahvehane, kıraathane, bar, elektronik oyun merkezleri gibi umuma açık yerler ile açık alkollü içki satılan yerler, okul binalarından en az yüz metre uzakta olabilecek. Yabancı okullar Bakanlar Kurulu izni ile yeni arazi alabilecek ve kapasitelerini en fazla beş katına kadar artırabilecek. Azınlık okullarında yalnız kendi azınlığına mensup TC vatandaşı çocuklar okuyabilecek. Özel okullarda okuyan öğrencilere devlet tarafından 1.000 YTL’lik destek sağlanması ve kredi faizlerinin yüzde 50’lik kısmının devlet tarafından karşılanmasıyla ilgili düzenlemeler tasarıdan çıkarıldı.
Avrupa Sosyal Şartı: Asgari ücretin belirlenme koşullarını düzenliyor. İstihdam ve meslek konularında fırsat eşitliği getiriyor. Ancak Türkiye ile AB arasında asgari ücretin belirlenmesinde farklılıklar olması nedeniyle tasarı komisyona geri çekildi.
Mesleki Yeterlilik Kurumu: Tasarı, iş alanlarına standart getirme amacını taşıyan bir kurumun kurulmasını düzenliyor. Kurum, teknik ve mesleki alanlarda ulusal yeterliliklerin esaslarını belirleyerek, çalışanlara sertifika verecek.
21.09.2006
Fatih Ati

Büyük Hukukçular Birliği temyize gidecek.
İstanbul - Büyük Hukukçular Birliği Başkanı avukat Kemal Kerinçsiz, yazar Elif Şafak (Sağlık) hakkında verilen beraat kararı için temyize gideceklerini söyledi.
Kerinçsiz, davanın siyasi iktidar tarafından yönlendirildiğini ileri sürerek, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Joost Lagendijk ve birkaç parlamenterin duruşmaya gelerek hakim ve savcıları tesir altına aldığını savundu.
Kerinçsiz, "Yargıyı bu duruma düşüren siyasi iktidarı protesto ediyorum. Adalet Bakanı'nı protesto ediyorum" dedi.
Türk vatandaşlarının duruşmaya alınmadıklarını belirten Kerinçsiz, "Lagendijk ve bu parlamenterlerin konsolosluk mahkemelerine girer gibi, 'ağa babaları' gibi hakimler üzerinde tesir kurmalarını hukuka yakışan tavır ve davranış olarak kabullenmek mümkün değildir" diye konuştu.
Hukuki mücadelelerini sürdüreceklerini ifade eden Kerinçsiz, "Bu davanın asla burada bittiğine inanmıyoruz. Temyize gideceğiz. 7 günlük süre içinde söz konusu kararı temyiz edeceğiz" dedi.
Basın açıklaması sırasında adliye bahçesinde bulunan başka bir gruptan sözlü sataşma oldu. Avukatların da karşılık vermesi üzerine 2 grup arasında arbede yaşandı.
Karşılıklı yumruklaşmaların olduğu, pet şişelerin atıldığı ve kadınların da karıştığı arbede, polis ekiplerinin araya girmesiyle engellendi. Bu sırada bir kişi polis tarafından gözaltına alındı.
Polis ekipleri, olay yatıştıktan sonra Kemal Kerinçsiz ve diğer avukatları adliye bahçesinin dışına çıkardı. Bahçede kalan grup da polis tarafından çembere alındı.
Duruşmanın ardından polis, adliyenin karşısında ellerinde Türk bayrakları ve Atatürk posterleri ile bekleyen Büyük Hukukçular Birliği üyeleri ve onları destekleyen grubun dağılmasını bekledi. Bu grubun dağılmasının ardından bahçede bekletilenler polis kordonu altında dışarı çıkarıldı.

Kelepçenin hesabını kim verecek
HANIMAĞA lakaplı eski polis Güniz Akkuş'un çetesi ile bağlantılı olduğu iddiasıyla Organize Suçlar Şubesi tarafından gözaltına alınan Mehmet Koçarslan, serbest bırakıldı.
Koçarslan, savcılığa kelepçelenerek getirilmesi ve bu sırada çekilen fotoğraflarının basına yansımasına isyan etti. İşletmeci Koçarslan. Güniz Akkuş'un sevgilisi Sinan Osman'ın bir televizyon projesi ile kendisine geldiğini ve İngiltere borsacı olarak tanıttığını söyledi. Koçarslan'ın savcılıktaki ifadesinde Akkuş'un çetesiyle bir bağı olmadığı gibi çetenin ortaya çıkarılması için çaba gösterdiğini söylediği de öğrenildi. Savcılıkça serbest bırakılan Koçarslan 'Benim 7, 12 ve 13 yaşında üç kızım var. Onlara kelepçeli fotoğrafımın hesabını kim verecek?' dedi.
Süleyman ARIOĞLU / İSTANBUL

Bürokratlar 301 için üç alternatif önerdi
AB diretince, bürokratlar 301 için 3 alternatif hazırlayıp Hükümet'e sundu: Kaldırılsın, para cezasına çevrilsin veya AİHM'e atıf yapılsın.
Evren MESCİ / ANKARA/SABAH
Avrupa Birliği'nin (AB) TCK'nın 301. maddesinin kaldırılması yönündeki ısrarıyla karşı karşıya kalan Hükümet'in önüne sıkıntılı maddeyle ilgili 3 seçenek konuldu. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği (ABGS) ile Dışişleri Bakanlığı yetkilileri tarafından hazırlanan öneri paketinin TBMM'nin 1 Ekim'de açılmasının ardından gündeme gelebileceği belirtiliyor.
Rehn mektup yazdı
3 seçenekli öneri paketinde maddenin tamamen kaldırılması da yer alıyor ancak diplomatlar muhalefetin de karşı olması nedeniyle bu ihtimalin çok düşük olduğu görüşünde. Üst düzey bir Dışişleri yetkilisi, "Madde kaldırılırsa 'AB istedi kaldırıldı' eleştirileri gelecek. Bu nedenle uygulamadaki boşlukları giderecek değişikliklere gidilebilir" dedi. SABAH'ın edindiği bilgilere göre, AB Komisyonu Genişlemeden Sorumlu üyesi Olli Rehn'in maddeyle ilgili Gül'e yazdığı mektup üzerine harekete geçen Dışişleri ve ABGS yetkililerinin hazırladığı öneriler şöyle:
1- Madde tamamen kaldırılarak tartışmalar bitsin.
2- Maddedeki Türklükle ilgili bölümler kalsın ve cezanın şeklinde değişikliğe gidilsin. Örneğin hapis cezası yerine belli miktarda para cezası getirilsin.
3- Maddede ifade özgürlüğüyle ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına atıfta bulunulsun. Böylece madde kağıt üstünde varlığını sürdürse de uygulamada cezaya gidilmesinin önü kesilir.
GECİKTİNİZ!
TCK'nın 301. maddesine ilişkin Türkiye içinde yaşanan tartışmaları AB de yakından izleniyor. Muhalefetin maddenin değişmemesine ilişkin tavrına AB çevrelerinden, "Biz Hükümeti çok önceden uyarmıştık. Ancak 'uygulamaya bakalım, endişelenmeyin, demokrasi kazanır' yanıtı aldık. Şimdi tüm kaygılarımızda haklı olduğumuz ortaya çıktı" yorumları gelmeye başladı. Avrupa Komisyonu yetkilileri, Hükümetin adım atmakta geciktiğini belirtirken şimdi iç tartışmalar nedeniyle hiç adım atamaması ihtimalinin güçlendiğini söylüyor.
Erdoğan tebrik etti
Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi, bugün yazar Elif Şafak'ı yargılamaya başlayacak. Geçen hafta bir kız çocuğu dünyaya getiren Elif Şafak'ın duruşmaya katılıp katılmayacağı bilinmiyor, ancak ABD ve AB temsilcileri davayı dikkatle izliyor. Dün Başbakan Erdoğan'ın da Elif Şafak'ı telefonla aradığı bebek için tebrik ettiği öğrenildi.

AKP, 301'de MHP'den korkuyor
AKP Merkez Yürütme Kurulu, AB'den gelen eleştirilerden sonra 301. maddeyi görüştü. Maddenin kaldırılması halinde MHP'nin bunu propaganda malzemesi yapacağı düşüncesi ağırlık kazanınca yargı içtihatlarının beklenmesi kararlaştırıldı
NAZİF İFLAZOĞLU /RADİKAL
ANKARA - AKP, 'Türklüğe hakaret' suçunu düzenleyen TCK'nın 301. maddesinin değiştirilmesi ya da kaldırılması halinde MHP'nin bu konuyu seçim malzemesi yapmasından endişe ediyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da aralarında bulunduğu ağırlıklı bir grup yargı içtihatının beklenmesinden yana. 301. madde, Orhan Pamuk, Hrant Dink ve Elif Şafak davaları çerçevesinde ve Avrupa Birliği'nden gelen eleştiriler AKP'yi zorlarken, konunun Merkez Yürütme Kurulu'nda (MYK) da ele alındığı ortaya çıktı. AKP kulislerine yansıyan bilgilere göre; Başbakan Erdoğan'ın bizzat tartışmaya açtığı 301. maddeyle ilgili genel eğilim "Yargıtay içtihatları beklensin, sorun devam ederse adım atılsın" şeklinde oldu. Erdoğan'ın ve bazı bakanların da bu görüşü savunduğu öğrenildi. Bunun üzerine 301. maddede kaldırma ve değiştirme yönünde somut bir adım atılamadı.
AKP yönetiminde, 301'in kaldırılması ya da değiştirilmesi halinde, milliyetçilik söylemiyle özellikle gençler arasında güç kazanan MHP'nin bu durumu seçim malzemesi yapmasından kaygı duyuluyor. Parti çevrelerinde, MHP'den gelecek 301. madde kaynaklı, "Türklüğe hakareti serbest bıraktılar" şeklindeki söylemin AKP'yi milli hassasiyetlerin yoğun olduğu taşra kentlerinde zor durumda bırakabileceğine dikkat çekiliyor.
Değiştirme sinyali
'301 mahkûmiyetlerinin' artması ve eleştirilerin yoğunlaşması halinde Erdoğan'ın, MHP'nin eleştirilerine karşı bir politika geliştirerek maddeyi değiştirme veya kaldırma sürecini hızlandırmak için düğmeye basabileceği vurgulanıyor. Grup Başkanvekili İrfan Gündüz de yeni yasama döneminde yapılacak bir düzenlemeyle 301 sorununun aşılabileceğinin ipuçlarını verdi. TBMM'de görüşülen AB uyum paketinde 301'in bulunmadığına dikkat çeken Gündüz, "İnsanlar düşüncelerini özgürce ifade etmelidir. Ben şahsen maddenin kaldırılmasından yanayım. Ancak bu kararın zamanını parti, hükümet ve ilgili bakanlığımız belirleyecek. Ortak görüş alınır ve 301 için bir adım atılır" dedi.

Onları sokaklarda görmek istemiyorum
Toygun ATİLLA/HÜRRİYET
Başbakan Tayyip Erdoğan İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ı telefonla arayarak Avukat Kemal Kerinçsiz’in başını çektiği Büyük Hukukçular Birliği üyelerini sokak eylemlerinde görmek istemediğini söyledi. Beyoğlu Adliyesi’nde görülecek duruşma sırasında eylemcilere taviz verilmeyeceği ve müdahale edileceği bildirildi.
Hukukçular Birliği en son yazar Elif Şafak’ın Türklüğü aşağıladığı iddiasıyla Türk Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi’nden suç duyurusunda bulunmuştu. Suç duyurusu dava konusu olunca grup yeniden Türkiye’nin gündemine girdi. Avukat Kerinçsiz’in başkanlığını yaptığı Hukukçular Birliği adlı grup, herkesi "Milli Göreve Çağrı" bildirisiyle Beyoğlu Adliyesi’ne çağırdı. Çağrı e-posta zinciriyle de yapıldı. Birliğin internet sitelerindeki yazıda da "Etnik azınlıkçıların, bölücülerin, AB ve ABD muhiplerinin, mütareke aydınlarının, neo-liberallerin yeni seçtikleri prensesleri Elif Şafak olmuştur" denildi.
ÖNLEM ALINACAK
Başbakan Erdoğan’ın "Bunları sokakta görmek istemiyorum" talimatıyla harekete geçen İstanbul Emniyet Müdürlüğü, olağanüstü önlemler aldı. Emniyet yetkilileri, davaya taraf olan avukatların dışında hiçbir avukatın mahkeme salonuna alınmayacağını söyledi. Geçen yıl Orhan Pamuk’a Şişli Adliyesi’nin önünde yumurtalı ve küfürlü saldırı yapılmıştı. Yine yazar Perihan Mağden’e halkı askerlikten soğutmak suçlamasıyla açılan davanın duruşmasında yaşananlar da Türkiye’yi zor durumu sokmuştu.

Dışişleri de El Kadı itirazını geri çekti
Bakanlık kaynakları, "Biz, Başbakanlık temyiz başvurusunu çektiği için geri çekiyoruz" dedi
UTKU ÇAKIRÖZER, GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara/MİLLİYET
Başbakanlık'ın ardından Dışişleri Bakanlığı da, BM'nin "küresel terörü destekleyenler" listesinde adı geçtiği için Bakanlar Kurulu'nun aldığı "Türkiye'deki mal varlığını dondurma" kararını Danıştay'da açtığı davayla kaldırtan Yasin El Kadı hakkındaki itirazını geri çekti.
Danıştay feragat başvurularını kabul ederse El Kadı, BM kararına rağmen Türkiye'de serbestçe dolaşma ve ticaret yapma hakkına sahip olacak.
El Kadı terör listesinden çıkarılmak için açtığı ve temmuz ayında sonuçlanan davayı kazanmıştı. Danıştay 10. Daire, El Kadı'nın isminin listeden çıkarılmasını kararlaştırdı.
Yargılama aşamasında davaya müdahil olan Başbakanlık ile Dışişleri ve Maliye bakanlıkları, BM kararı doğrultusunda hareket edilmesi gerektiğini, El Kadı'nın isminin listeden çıkarılamayacağını savundular. Başbakanlık, eylül başında temyiz başvurusunda bulundu. Dışişleri Bakanlığı da buna katıldı. Maliye Bakanlığı ise bir girişimde bulunmadı.
Başbakanlık, 6 Eylül'de Danıştay'a gönderdiği ikinci dilekçede ise temyiz isteminden feragat ettiğini belirtti.
Davanın görülmesi için temyiz başvurusu yeterli olan Dışişleri Bakanlığı'nın da önceki gün geri adım attığı ortaya çıktı. Bakanlığın, Danıştay'a dilekçe göndererek temyiz hakkından feragat ettiğini bildirdiği öğrenildi.
Bakanlık kaynakları, "Biz, Başbakanlık temyiz başvurusunu geri çektiği için geri çekiyoruz. Devletin kurumları ayrı ayrı hareket edemez. Hele ki adım atan Başbakanlık ise bunu görmezden gelemeyiz. BM bu aşamadan sonra kararlarını uygulamadığı için bizi eleştirebilir" dedi.

Yargıtay yabancı isimlere vize vermedi
Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, “W” harfinin Türk harfleri arasında yeri olmadığına ve bu harfi kullanmanın Türk Harflerinin Kabülü ve Tatbiki Hakkındaki Kanun hükümlerine aykırı olduğunu belirtti.

EVİN GÖKTAŞ / ANKARA
21.09.2006
Yargıtay, 1999 yılında Türk vatandaşlığına geçerek “V.F.” adını alan bir İngilizin, adının İngilizce karşılığı olan “W.P.” şeklinde değiştirilmeyeceğini kararlaştırdı.
Yerel mahkemenin davacı lehine verdiği kararı bozan Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, “W” harfinin Türk harfleri arasında yeri olmadığından, davanın reddedilmesi gerektiğini bildirdi. Bozma gerekçesinde talebin Türk Harflerinin Kabülü ve Tatbiki Hakkındaki Kanun hükümlerine aykırı olduğu belirtildi. Gerekçede, “Türk Harflerininin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun hükümleri uyarınca davacının, ad ve soyadı Türkçe okunduğu şeklinde nüfus kütüğüne kayıt edilmesi zorunludur. Davacının adının İngilizce yazılışında bulunan 'W' harfi, anılan yasanın 1. maddesinde sözü edilen ve bu yasaya bağlı cetvelde gösterilen Türk Harfleri arasında yer almamaktadır” denildi. Öte yandan, aynı daire, yine bir İsviçre uyruklu Türk vatandaşının “Özbakır” olan soyadının, “Danho” olarak değiştirilmesi talebini de reddeden karar verdi.

İşkenceyi önleyene soruşturma

İNAN GEDİK ANKARA/BUGÜN
Buca Cezaevi çocuk koğuşunda çıkan isyanla ilgili İzmir Barosu İşkenceyi 'Önleme Grubu üyesi olarak yaptığı basın açıklamasından dolayı Avukat Nalan Erkem hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı.
Avukat Nalan Erkem, isyanla ilgili olarak işkence iddialarını gündeme getirerek tutukluların müdafileriyle görüştürülmediğini söylemişti. Erkem hakkında Adalet Bakanlığı da soruşturma izni verdi.
AVUKAT ENGELLENMİŞTİ
5 Kasım 2003 tarihinde Buca Cezaevi Çocuk Bölümü'nde isyan çıktığı iddiasıyla güvenlik kuvvetlerinin müdahalesi sonucunda 42 çocuk ifadeleri alınmak üzere cezaevi savcılığına sevk edilmişti. Savcılığın müdafi tayin etmesi üzerine İzmir Barosu tarafından görevlendirilen avukatlar çocuklarla görüşerek soruşturmada yer almışlardı. Avukatların bazı işkence bulgularını saptaması üzerine İzmir Barosu İşkenceyi Önleme Grubu'na üye bir grup avukat daha cezaevine giderek çocuklarla görüşmek ve incelemelerde bulunmak istemiş ancak bu durum görevlilerce engellenmişti.
BASIN AÇIKLAMASI YAPTILAR
İşkenceyi Önleme Grubu'nda yer alan avukatlardan Nalan Erkem, hem işkence iddialarını ve hem kendilerine yapılan engellemeyi basın açıklamasıyla kamuoyuna duyurmuştu.
Erkem hakkında yaptığı bu basın açıklamasından dolayı İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 3 yıl sonra soruşturma açılması için Adalet bakanlığı'ndan izin istendi. Adalet Bakanlığı, Erkem hakkındaki soruşturma iznini, "soruşturma tamamlanmadan yaptığı basın açıklamasıyla cezaevinde çocuklara işkence yapıldığı, tutukluların müdafileriyle görüştürülmedikleri, soruşturma konusu eylemle ilgili olarak beyanda bulunduğu" gibi gerekçelere dayandırdı. Bakanlığın izninin ardından İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı Nalan Erkem hakkında soruşturma başlattı.


Son kurşun mektupla
25 yıl önce Papa'yı vurarak gündeme gelen Ağca, şimdi de Papa 16. Benedict'e yazdığı mektupta Türkiye'de vurulacağını ima edip dünyada manşet oldu.
BU İŞLERİ BİLEN BİRİYİM
Ağca Papa'ya gönderdiği mektupta şöyle dedi: "Bu işleri bilen birisi olarak diyorum ki can güvenliğin tehlikede. Sakın Türkiye'ye gelme. Seni karşılayamam, çünkü cezaevindeyim."
YASEMİN TAŞKIN – ROMA/SABAH
Ağca Papa'yı uyardı: Gelme, vurulursun
Mehmet Ali Ağca, Papa'ya yazdığı mektupta "Bu işleri bilen biri olarak söylüyorum, can güvenliğin tehlikede, Türkiye'ye gelme" diye uyardı.
Mehmet Ali Ağca, Kartal-Maltepe Cezaevi'nden Papa 16. Benedict'e yazdığı mektupta "Ben bu işleri bilen birisi olarak diyorum ki can güvenliğin tehlikede, sakın Türkiye'ye gelme!" dedi. Mehmet Ali Ağca Papa 16. Benedict'e kendi el yazısı ile yazdığı mesajda bizzat karşılayamayacağı için mazeret de bildirdi ve "seni karşılayamam çünkü cezaevindeyim" dedi. Ağca'nın avukatı Mustafa Demirbağ tarafından SABAH gazetesine ulaştırılan 2 sayfalık metinde Ağca, Papa Benedict'in şantaj altında olduğunu öne sürerek, İslam dini hakkındaki Regensburg konuşmalarının affedilmesini istedi. Ağca, mektubunda "Papa'yı affedin. Papa şantaj kurbanı" dedi.
ŞANTAJ İDDİASI
Eski ülkücü Ağca, Papa'nın can güvenliğinin tehlikede olduğunu öne sürerek, Kasım ayı sonunda Türkiye'ye gelmemesini önerirken, Papa'nın Regensburg konuşmasınada ünlü yazar Dan Brown'ın bile cesaret edemeyeceği bir açıklama getirdi. Ağca'ya göre, bu ülke "global savaş" planlarına Papa'yı alet etmek için bu video kasetlerle şantaj yapıyor. Dün, SABAH'a bir açıklama yapan Ağca'nın avukatı Mustafa Demirbağ "Ağca yazdığı mektubun arkasında olduğunu özellikle vurguladı" dedi. Ağca, yabancı basına da gönderdiği mektubunda "1980-2000 yıllarında Vatikan ve Batılı istihbarat örgütleri ile ilişkisi olduğunu ve müthiş sırlara sahip olduğunu" öne sürdü. 'CAN
GÜVENLİĞİ TEHLİKEDE'
Ağca'ya göre öldürülen Vatikan muhafızları komutanı Alois Esterman'ın da, Papa Benedict'e yapılan şantajla ilgisi var. Esterman'ın Papa Benedict'in rahibelerle ilişkilerini görüntüleyen kasetlerini bir özel tv şirketine satmak istediğini ve bu yüzden eşi ileöldürüldüğünü öne süren Ağca, şimdi bu video kayıtlarının "çok güçlü bir istihbarat örgütünün elinde olduğunu ve kendi dünya politikasını savunması için Papa'ya şantaj yaptığını" savunuyor.
DÜNYA BASININDA
Ağca, tüm bunlardan İtalyan askeri istihbarat örgütü Sismi'nin de haberli olduğunu ileri sürüyor. Ağca'nın Papa'yı istifaya davet edip, Kardinallerden Tettamanzi ve başbakan Bertone'yi yeni Papa'lığa aday gösterdiği fantazili mektuptaki en önemli nokta ise "Papa'nın can güvenliğinin tehlikede olduğunu vurgulaması". Almanya'nın en çok satan gazetelerinden Bild ile İtalyan Corriere Della Sera'nın da aralarında bulunduğu pek çok gazete Mehmet Ali Ağca'nın Papa Benedict'e yazdığı mektupta vurulacağını ima ettiği şeklinde haberlere yer verdi.

'Koruma tutmak sünnettir'
İsmailağa Camii'ndeki cinayetin ardından koruma tutan Cüppeli Ahmet Hoca, 'Mafya lideri gibi dolaşıyor' eleştirilerine, "Şehitlik isterim, ama Allah yatakta şehitlik versin" diyerek cevap veriyor
Gürkan Akgüneş-MİLLİYET
İsmailağa Camii'ndeki cinayet ve lincin ardından İsmailağa cemaatinin önde gelen isimlerinden olan ve kamuoyunda "Cüppeli Ahmet Hoca" olarak tanınan Ahmet Mahmut Ünlü, korumalarla dolaşmaya başladı. Bunun nedenlerini camideki vaazında açıklamaya çalışan Ünlü, koruma tutmanın sünnet olduğunu söyledi.
Ünlü, "Mafya lideri gibi dolaşıyor" eleştirilerini de, "Ajan şalvarla, cüppeyle, sarıkla geliyor. Bu durumda tedbir almanın ne mahzuru var? Ben de çok şehitlik isteyen bir adamım, ama Allah yatakta şehitlik nasip etsin" diye yanıtlıyor. Ünlü, 5 Eylül'deki sohbetinde sevenlerinin eline dokunmak istediğini, bunun itişmeye yol açtığını belirterek şöyle konuştu:
'Düşman erkek gibi gelmiyor'
"Zaman kalleş, düşman kahpe. Düşman erkek değil, erkek gibi gelmiyor; ajan şalvarla, cüppeyle, sarıkla geliyor. Bu durumda tedbir almanın ne mahzuru var? Bazıları da, 'Hocam mafya lideri mi ki bu kadar adamla korunuyor?' demeye başladılar. Acaba bunu diyenler 'Hocanın etrafı boşalsın da bir şey yapalım' diye mi düşünüyorlar? Yanında koruma tutmak sünnettir. Bu gibi toplu yerlerde, bana bir şey sormaya, el uzatmaya kalkmayın."
Emekli imam Bayram Ali Öztürk'ün katilinin, ona kâğıt götürme niyetiyle yaklaştığını söyleyen Ünlü, "Önümüzde iki süreç var. Bu iki süreci aşana kadar yine bu kalleşlikler beklenmektedir. Bundan sonra tedbirli olmakta fayda var ki, bu sohbetler devam etsin" dedi.
'Hoca korktu denemez'
"Hoca korktu" denilemeyeceğini belirten Ünlü, "Allah'a bir can borcumuz var ama vazifeler var, hizmetler var; Ecelimiz gelene kadar yaşayalım, değil mi? Ben de çok şehitlik isteyen bir adamım, ama Allah yatakta şehitlik nasip etsin. Yaklaşmanın, bir şey sormanın ortamı bu gibi sohbetler değildir" diye konuştu.
Ünlü ayrıca şunları da söyledi: "Öztürk öldürülmeden birkaç gün evvel Efendi Hazretleri'ni ziyarete gitmiş. Efendi Hazretleri ona 'Sen İstanbul'un güneşisin' demiş. Eee, gitti... Yolda mı, pazarda mı bulduk ya? Hıyar mı yetiştiriyoruz bahçede! Gitti adamcağız gözümüzün önünde."
Ünlü, şöyle devam etti: "Linç Müslümanların yapacağı bir şey değil. Bizim cemaatin yapacağı iş mi bu? Bizim cemaat 'öldürün' diye bağırmaz. Bağıranlar provokatörler."

Lozan'ı delecek yasa
**Vakıf kuranların tamamının yabancı uyruklu olabilmesinin önünü açan tasarıyla, cemaatler, Sümela Manastırı, Ani Harabeleri, Akdamar Kilisesi ve Aziz Nikolas Kilisesi'nde hak iddia edebilecekler. Tasarı ile vakıfların mal edinmelerinin ve malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunmalarının yolu açılıyor.
FIRAT KOZOK /CUMHURİYET
ANKARA - AKP'nin tüm uyarılara karşın gündeme getirdiği vakıflar yasa tasarısı, Lozan'ı delen düzenlemeler öngörüyor. Tasarıyla cemaat vakıflarının mal edinmelerindeki sınır kalkıyor, azınlık vakıfları Türk Medeni Yasası hükümlerine göre kurulan vakıflarla aynı statüyü kazanıyor.
Meclis Adalet Komisyonu'nda görüşülen tasarı, cemaat vakıflarının yasal statüsünde köklü değişiklikler öngörüyor. Tasarı, ulusal güvenliğe aykırı birçok unsur taşıyor. Tasarıda yer alan düzenlemeler şunlar:
* Tasarı ile vakıfların mal edinmelerinin ve malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunmalarının yolu açılıyor. Cemaat vakıflarındaki mal edinme rejimindeki sınırlamalar da kaldırılıyor.
* Geçmişten bu yana yasal sınırlamalar nedeniyle, Hazine ya da Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne geçen taşınmazların tümü cemaat vakıfları adına tescil edilebilecek. Bununla birlikte tapuda nam-ı müstear (cemaat üyeleri) ve nam-ı mevhum (din büyükleri) adına kayıtlı taşınmazlar cemaat vakıfları adına tescillenebilecek. Cemaat vakıfları, Osmanlı döneminden bu yana namı müstear ve namı mevhumlar adına tescil edilen, ancak herhangi bir nedenle Hazine ya da Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne geçmiş tüm gayrimenkuller üzerinde hak iddia edebilecek. Bunun yanı sıra mirasçısız ölen gayrimüslim yurttaşlara ait ve Türk Medeni Yasası'na göre devletin doğal mirasçı olması nedeniyle Hazine adına tescil edilen bütün taşınmazlar, cemaat vakıfları adına tescil edilebilecek.
* Düzenlemeyle cemaati kalmamış ve hiçbir gayrimüslim cemaatin yaşamadığı yerlerdeki eski kilise, manastır gibi yerlerin tekrar ibadete açılması ve buraların mülkiyetlerinin de bu cemaatlere verilmesinin yolu açılacak. Böylece, cemaatler, Sümela Manastırı, Ani Harabeleri, Akdamar Kilisesi, Aziz Nikolas Kilisesi gibi Anadolu'nun birçok yerindeki tarihi eserler üzerinde hak ileri sürebilecek.
* Yürürlükteki mevzuata göre, yabancı uyruklu vakıflara, karşılıklı olmak koşuluyla Türkiye'de faaliyette bulunma, şube, temsilcilik açma, üst kuruluş kurma, üst kuruluşlara katılma ve yurtiçindeki vakıflarla işbirliği yapma hakkı tanınıyor. Vakıfların yöneticilerinin Türkiye Cumhuriyeti uyruğunda olmaları şartı aranıyor. Ancak yeni tasarıyla, vakıf kuranların tamamının yabancı uyruklu olabilmesinin önü açılıyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma şartı yerine, vakıf yönetimindeki yabancıların çoğunun Türkiye'de yerleşik olması koşulu getiriliyor. Ayrıca, yabancılara Türk Medeni Yasası hükümlerine göre vakıf kurma ve yönetme hakkı da tanınıyor.
* Tasarıda vakıfların uluslararası çalışma ve işbirliğinde bulunabilecekleri, yurtdışında şube ve temsilcilik açabilecekleri, üst kuruluş kurabilecekleri ve yurtdışında kurulan kuruluşlara üye olabilecekleri hükmü yer alıyor. Ancak, tüm bu çalışmalar için Dışişleri Bakanlığı görüşü ve İçişleri Bakanlığı izni koşulları kaldırılıyor. Böylece, devletin vakıfların yurtdışı ilişkilerini izleme yetkisi elinden alınıyor.

Y A Z A R L A R

Korkular ülkesi
ERGUN BABAHAN /SABAH
Türkiye korkularla yönetilen bir ülke. Elimizde iki tane kıdemli korku aletimiz zaten var: Bölücülük ve irtica.
Birini askeri yöntemlerle, diğerini sürekli gündeme gelen gazete haberleriyle aşmaya çalışıyoruz. Ancak ne eğitimin kalitesini yükseltmek için ciddi çaba gösteriyoruz ne de Kürt sorununun çözümü için adım atıyoruz.
Türkiye'nin bir kesimi, bu korkular üzerine siyaset yapmayı kendisine iş edinmiş durumda. "İrtica geliyor, Türkiye bölünmek üzere" hiç vazgeçmedikleri sloganlar.
Şimdi buna bir de Türk Ceza Yasası'nın 301'inci maddesi ve Vakıflar Yasa Tasarısı eklendi.
Son olarak yazar Elif Şafak'ın sanık olmasına yol açan 301'inci madde konusunda açıkça görünen o ki, CHP ile bir bölüm AK Partili arasında bir görüş birliği var.
AK Parti'de CHP'nin görüşlerine en yakın duran isim Adalet Bakanı Cemil Çiçek.
CHP lideri Baykal'ın buradaki tavrı ise sosyal demokrat ilkelerle bağdaştırılamayacak çizgide. 301'inci maddenin varlığını savunan Sayın Baykal'a, bir yazarın romanındaki bir karakter nedeniyle yargılanması çok olağan geliyor olmalı.
Azınlık Vakıfları ile ilgili tasarı da başta CHP olmak üzere, milliyetçimuhafazakar kesimi ayağa kaldırmış vaziyette.
CHP "Bu yasa geçerse devletin geçmişte hata yaptığı ortaya çıkar" görüşünden, Lozan'ın parçalanması, Sevr'in dayatılmasına kadar uzanan bir çizgide duruyor ve yasaya tamamen karşı.
Oysa bu yasadan yararlanacak olanlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin gayrimüslim yurttaşları. Bir ülkenin kendi yurttaşlarına şüpheyle bakması, çağdaş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı öncesinde kalmış bir gerçeklik diye düşünüyorduk ama yanılmışız.
Türkiye'de hala yurttaşlarının devlete bağlılığını inanç sistemine dayandıran grup ve siyasetçiler var.
Kabul edelim ki genç cumhuriyet köklü bir imparatorluğun mirasçısı. Her imparatorluk gibi Osmanlı'nın geçmişinde de gurur duymayacağı eylemler olabilir.
Ama gerek tapu kayıtlarının açıklanmasına karşı çıkarak, gerek her türlü reform çabasını engelleyerek bu gerçeklerin ortaya çıkmasının önüne geçemezsiniz. Bu durumda olacak olan tek şey, gerçeklerin karşıtlarınız tarafından çarpıtılmış biçimde dünya kamuoyu önüne sunulmasıdır.
Azınlıklar Yasası'nı Tanzimat Fermanı'na benzetmek de benzer bir talihsizlik. Bugün Meclis'te görev yapan siyasilerin unutmaması gereken bir gerçek var. Türkiye, Mustafa Kemal'in önderliğinde tarihi bir sıçrama yaptı.
Bu gerçeği kabul etmek, Atatürk'ü önceleyen reform çabalarını yok saymak veya karalamayı gerektirmez.
Tanzimat, içinde çok ciddi yabancı parmağı olmasına rağmen çağdaş Anadolu yolunda atılmış bir adımdır.
Türkiye bugün içinde bulunduğu koşullara devrimler kadar reformlar sonucunda da gelmiştir. Her türlü reforma karşı durmak ve sadece korku politikası üretmek bu ülke insanını uzun vadede kendine güvenmeyen, her türlü değişimden korkan bireyler haline getirebilir. Gerçek gericilik de asıl o zaman başlar.

DOÇ. DR. SAMİ SELÇUK
21.09.2006 PERŞEMBE
[TÜRKİYE 301. MADDEYİ TARTIŞIYOR]
Düşünce suçu ahlaka aykırıdır (2)
Türk Ceza Yasası’nın (TCY) 301. maddesinin benzeri çoğu ülkelerde var. Sözgelimi, Fransa’da yakınmaya bağlanmış ve suç araçları ayrıntılı biçimde sayılmıştır (1881 Basın Y, m. 23, 30).
İspanya’da genel mahkemelere ve yasama organına ağır biçimde (1996 İs. CY, m. 496) ve Almanya’da anayasal organlara (Alman CY, pr. 90/b) hakaretten; 1889 kaynak İtalyan CY’nda anayasal kuruluşları ve yasama organını (m. 123 ve 126) ve 1930 İtalyan CY’nda cumhuriyeti, anayasal kurumları, silahlı kuvvetleri (m. 290, 291) aşağılamadan söz edilmiştir. 1889 İtalyan CY’ndan değiştirilerek alınan 159. maddedeki suçların öğeleri ile korunan değerler ve kurumlar altı kez değiştirilmiş ve 2004/5237 sayılı TCY ile yeniden kaleme alınmıştır (m.301). “Türklük” ve “cumhuriyet” değerleri ile anayasal (yasama, yürütme ve yargı organları) ve kimi devletsel (askerî ve güvenlik([ğe ilişkin] örgütler[i]) kurumları aşağılamak suç sayılmıştır.
Bu suç, olan ülkelerde sürgit eleştirilmiş, sık sık değişikliklere uğramış, kimileyin anayasa mahkemelerinin önüne taşınmıştır. Ancak, ne yapılırsa yapılsın, suç tipinin kaleme alınışı ve uygulama hiçbir dönemde başarılı olamamıştır. İlkin, maddede kullanılan sözcükler, “suçların belirginliği ve açıklığı kuralı”nı gerçekleştirememiş; “suç tiplerinin yasallığı ilkesi” dolanılmıştır. İkincisi, tutarlı bir yorum paradigması yaratamayan uygulamada sık sık çelişkilere düşülmüş, bu nedenlerle kararların büyük çoğunluğu oyçokluğuyla verilmiştir. Kaynak yasanın uygulanması ile Türk uygulaması arasında uçurumlar oluşmuştur. Bütün bu nedenlerle madde sık sık değiştirilmiş ve kamuoyunda şiddetli tartışmalar yaşanmıştır. Kanımca TCY’nda suç hukukunun temel ilkelerini zorlayan bu ve benzeri maddeler mutlaka önyargısız olarak gözden geçirilmelidir. Zira insan, denediği gömleği tam uymuyor ya da beğenmiyorsa değiştirip değiştirmemekte seçim hakkına sahiptir. Ancak hak ve özgürlüklerle ilgili konular, kimilerini feda etme pahasına, deneme konusu yapılamazlar ve ertelenemezler. Düzenleme, sonuçları beklenmeksizin gözden geçirilir. Bu, onur değil, bilim sorunudur.
301. madde neden kaldırılmalıdır?
TCY’nin 301. maddesi konusunda iki tür çözüm düşünülebilir: I- Maddenin kaldırılmasını öneren köktenci çözüm: Tanımlamadaki güçlük ve bilimsel açıdan uygulamada görülen süreğen/bezdirici, zaman zaman katlanılamaz aksaklıklar, bu çözümü haklı kılmaktadırlar. II- Maddenin değiştirilmesini öneren ara çözüm: Kimi değerlerle anayasal ve devletsel kurumları koruma zorunluluğuna yaslanan bu çözüme göre madde değiştirilmelidir.
Kamuoyu bu son görüşte birleşmiş görünmektedir. Yapılacak değişiklikte, yukarıdaki saptamaların ışığında, kanımca şu noktalar dikkate alınmalıdır:
Daha çok sosyo-kültürel, tarihsel yaklaşımlara yatkın ve sınırları belirsiz bulunan, ayrıcalıkçı suç hukuku anlayışını çağrıştıran “Türklük” kavramı yerine, devletin öğelerinden biri, hukuksal yaklaşıma daha elverişli ve somut olan, “yurttaşlık bağı ile devlete bağlı topluluğu” anlatan “Türk ulusu” deyişi geçmelidir. Böylelikle suç, “egemenlik”ten söz eden üçüncü bölümün başlığı, “yasalar önünde herkesin eşitliği” ilkesi (Anayasa, m. 10 ve TCY, m. 3/2) ve özgürlükçü suç hukuku anlayışıyla uyumlu kılınacaktır.
Yönetim biçimi olan “cumhuriyet” kavramı yerine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” deyişi geçmelidir. Böylece, “ulus/millet” kavramının geçtiği dördüncü kısmın başlığıyla uyum sağlanacak ve daha belirgin/somut bir deyişe ulaşılacaktır.
“TBMM, TC Hükümeti, devletin yargı organları” yerine daha kavrayıcı/kapsayıcı ve belirgin/somut olan “yasama, yürütme, yargı organları” deyişleri geçirilerek özgürlükçü demokrasinin temel erklerinin vazgeçilmezliği vurgulanmalıdır.
“Askerî ve emniyet teşkilatı” deyişleri yerine, “askerî, kolluk ve korumaya ilişkin güçler/kuvvetler” denilerek, yine daha kapsayıcı/kavrayıcı, belirgin/somut deyişlere yer verilmelidir. Böylece anlatımdaki sıfat ve ad tamlamasındaki dilbilgisi bozukluğu (askerî ve emniyet[e ilişkin] teşkilat[ı]) da giderilmiş olacaktır.
Suç, sıradan biçimsel suç olmaktan çıkarılmalıdır. Bunun için maddeye “kamuoyunun güven ve saygınlığını örseler/sarsar biçimde” sözcükleri eklenerek “değer biçici” (normatif) bir öğe eklenmelidir. Böylelikle gelecek (örseleyecek/sarsacak) değil, geniş (örsel er/sarsar) zaman kullanılarak eylem somut tehlike suçunun da ötesinde bir zarar suçuna dönüştürülmüş olacaktır. Özellikle “Örseleme: Nuissance/nocumento” sözcüğünün daha çok maddi nitelikte olan “Zarar: Dommage/danno” kavramına oranla genişliği, korumanın daha kapsamlı ve anlatımın daha belirgin olmasını sağlayacaktır.
“Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz” fıkrası (4) korunmalıdır. Ancak, bu fıkrayı öneren gerekçede, Anayasa ile güvence altına alınan ve nesnel (objektif) nitelikteki hukuka uygunluk nedeni olan “eleştiri hakkı”, eski Yasadan alınan ve öznel (sübjektif) nitelikteki hukuka uygunluk nedeni bulunan “eleştiri amacı” ile karıştırılmıştır. Gerçekten maddenin ihlali söz konusu olduğunda, yargıç, ilkin eylemin bir hakkın kullanılması kapsamında kalan nesnel nitelikteki “eleştiri hakkı”na (Anayasa, m. 26 ve TCY, m. 26/1) girip girmediğini araştıracak, girdiğini saptadığı takdirde “manevi öğe”nin varlığını araştırmadan aklanma kararı verecektir. “Eleştiri hakkı”nın ötesine geçilmişse yargıç, bu kez suçun manevi öğesinin varlığını, bu öğe var olduğu takdirde “eleştiri amacı”nı araştıracak, bu amaç varsa öznel hukuka uygunluk nedeniyle aklanma, yoksa hükümlülük kararı verecektir. Uygulamada doğacak duraksamaları gidermek için, madde metnine “nesnel eleştiri hakkı sınırlarını aşar” deyişleri eklenebilir. Eklenmediği takdirde gerekçe, kavram kargaşasına yol açmamak için, hukuk bilimine uygun biçimde kaleme alınmalıdır.
Üçüncü fıkradaki artırıcı neden kaldırılmalıdır. Zira suçun yabancı ülkede bir Türk yurttaşı tarafından işlenmesi durumunda, içeriden bakıldığında daha ağır görünen eylem, özgürlükçü rejimi benimsemiş demokratik bir ülkeden bakıldığında çoğu zaman suç olarak bile değerlendirilmeyebilir. Bu da Türkiye’nin saygınlığını örseler. Kaş yapayım derken göz çıkarılmış olur.
Bu tür suçlar, çokluk “siyasal suç”un örnekleri arasında yer alırlar. O nedenle kovuşturma başlatılması, “siyasal/kamusal yarar” açısından değerlendirmeyi ve “izin sistemi”ni zorunlu kılmaktadır. Bu yetki, bir bakana değil, partiler üstü ve yansız bir kişiye, yani cumhurbaşkanına verilmelidir. Çünkü, söz konusu yetki, yürütmenin üyesi bir bakana verilirse, iktidara yönelik eleştiri sahiplerini ezmek için öznel ve ideolojik karar verildiği ve yetkinin kötüye kullanıldığı izlenimi doğabilir. Eğer dava konusu eylem bir de yürütme organına yönelik olursa, bu izlenim iz bırakacak düzeyde bir sakıncaya dönüşebilir. Nitekim, bütün bu olasılıklar gözetilerek, Fransa’da 1981’de kaldırılan ve bu tür suçlara bakan Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin var olduğu dönemde bu yetki cumhurbaşkanına verilmişti. Bunu önlemek gerekir. Çünkü, böyle bir izlenim/görüntü/sakınca, hem yürütmeyi ve hem de yargıyı yıpratır. “İzin” kurumunun bugüne değin uygulamada yanlış algılanıp yorumlandığı, zaman zaman yargının yorum tekelinin aşıldığı ve yargıya müdahale edildiği de gözetilerek, yasal metinde değerlendirmenin kapsamı da belirtilmelidir.
Bunların ışığında önerim şöyle olacaktır: “Madde 301-(ı) Türk ulusuna, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, yasama, yürütme ve yargı organlarına, askerî ve kolluk ile korumaya ilişkin güçlere, (nesnel eleştiri sınırlarını aşar ve) kamu güvenini ve saygınlığını örseler/sarsar biçimde alenen hakaret edenler, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılırlar. (2) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmazlar. (3) Yukarıdaki suçlar hakkında kovuşturma yapılması, konuyu kamusal yarar açısından değerlendiren cumhurbaşkanının iznine bağlıdır.”
Bu suç tipi, bugünkü yazılış biçimiyle Türkiye’nin başını çok ağrıtacaktır. Yazarlarımız, aydınlarımız inandıkları gerçekleri dile getirmekten korkacaklar, toplumsal gelişme ve bilim duraklayacak, AİHM önünde düşünceyi açıklama özgürlüğünü ihlal açısından rekorlar kıran Türkiye bunlara yenilerini ekleyecek, dünyadaki saygınlığını yitirecek, AB’nin dışında kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Lütfen elimizi çabuk tutalım. ZAMAN
ONURSAL YARGITAY BAŞKANI


Kaç yanlış birden...
Oktay EKŞİ oeksi@hurriyet.com.tr
İLETİŞİM (ifade, basın) özgürlüğünün yeterince geniş olmadığı yerde "demokrasi"nin varlığından ancak ahmaklar söz eder.
Ne yazık ki Türkiye bu açıdan bir istisna değildir. İkide bir medyaya yansıyan "şu yazar hakkında da dava açıldı" türü haberler bunun kanıtıdır.
Son günlerde bu tür haberler arasında en çok "Baba ve Piç" isimli romanında "Türklüğe hakaret" ettiği ileri sürülen yazar Elif Şafak’ın adı geçiyor.
Dikkat ederseniz "son günlerde" diyoruz. Çünkü biraz eskiye dönüp bakacak olursak Türkiye’de şöhret olmuş hemen her yazarın "toplumun veya yöneticilerin tepkilerine neden olan" görüşler ifade ettikleri için mahkemede hesap verdiğini, birçoğunun da hapishanelerde yattığını görürüz.
Asıl diyeceğimizi unutmadan ilave edelim:
Zaten kimlerin hapse atıldığına, kimlerin hapse hiç düşmediğine bakınca bu ülkedeki demokrasinin halini görüyorsunuz. Nitekim bizim demokrasimiz vergi hırsızlarını değil, düşüncesini açıklayanları hapse atar.
Bunlar yer değiştirmedikçe de demokrasi işte bu kadar olur.
Yukarıda dediğimiz gibi şimdilerde Elif Şafak modası var. Yakın geçmişte de Orhan Pamuk, Hırant Dink gibi isimleri bu haberler içinde bol bol okuduk.
Bu tablo bize, meselenin bir değil, birkaç yerinde bozukluk olduğunu düşündürtüyor:
Bir yanlış Türk Ceza Yasası’nda var.
Gerçi son günlerde yasanın sadece "Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama" başlıklı 301’nci maddesi konuşuluyor. Sanki o değiştirilirse her şey düzelecekmiş gibi bir hava yaratılıyor. Oysa -umarız anımsarsınız- söz konusu yasanın çıkmasından önce, burada 23 ayrı maddedeki hükümlerin önemli bir kısmının "İletişim (ifade, basın) özgürlüğünü gereksiz şekilde kısıtladığını" çok yazdık, çok söyledik. Hatta "Biz söyleyince dinlemiyorsunuz ama bunları yarın Avrupa Birliği size üstelik onurunuzla oynayarak yaptıracak" dedik.
Nitekim şimdi -hiç değilse 301’nci madde bağlamında- o noktaya geldik.
İkinci yanlış da şu...
Yazarlar hakkında dava açılıyor da, o davayı açanlar istediklerini yaptırıyorlar mı?
Ne gezer... Başta Avrupa Birliği olmak üzere dünya kamuoyu "Olamaz! Yapamazsınız!" diye bastırınca, yargılananlar sonunda beraat ettiriliyor.
Ve biz -ülke olarak- deyim yerindeyse rezil olduğumuzla kalıyoruz.
Efendim savcı davayı açarmış, karar mahkemeninmiş...
Peki o arada hırpalanan Türkiye kimin?
Son bir yanlış da bu işin rantıyla ilgili...
Tamam... Tartışma yaratan yazar olmanın çekici bir tarafı vardır. O nedenle aykırı görüşler ileri sürer, adınızdan sık sık söz ettirirsiniz. Ama bunu "Hakkımda dava açılacak şekilde yaparsam, hem şöhret olur hem de kitabımı sattırırım. Hatta Nobel’e aday bile gösterilebilirim" hesabıyla yaparsanız, en azından ayıp etmiş olursunuz.

MEB ve YÖK
Mustafa ERDOĞAN
merdogan@stargazete.com
Milli Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulu arasında ortaya çıkmasına artık alıştığımız gerilimlerden biri daha birkaç gün önce patlak verdi. Bakanlığın kendi yaptığı bir sınavla yurt dışına burslu öğrenci göndermesine YÖK Başkanı itiraz etti, bu yolla yurt dışına gönderilenlerin dönüşte üniversitelere alınmayacağını söyledi. Hatta bu işleme karşı Danıştay’da dava da açtı.
Başkan Teziç’e göre, Bakanlığın yaptığı, ‘Anayasa tarafından YÖK’e verilen bir görevin gasbı’dır. Buna karşılık, Milli Eğitim Bakanı Çelik de bunun kanunlar çerçevesinde öteden beri yapılan bir işlem olduğunu ve Bakanlığın oluşturduğu bir jüri tarafından yapılan sınava sadece LESS puanı yüksek olan öğrencilerin alındığını açıkladı.
Her ne hal ise, ortada gerçekten ilginç bir durum var. İlginçlik ilk önce ortada adeta iki devlet varmış gibi bir manzaranın söz konusu olmasıyla ilgili. Anayasa ‘İdare kuruluş ve görevleriyle bir bütündür’ dediği halde olan bu. Bu hükmün konumuz bakımından anlamı, ikisi de Kamu İdaresinin icracı birer unsuru olan MEB ile YÖK’ün yüksek öğretim meselesinde uyumlu bir davranış içinde olmaları gereğidir.
Gerçi akla, bu gerilime Anayasa’nın (ve kanunların) yükseköğretimle ilgili özel hükümlerinin sebebiyet verdiği gelebilir. Bunda elbette bir doğruluk payı var. Anayasa’nın 131. maddesi (1. fıkra) YÖK’ün yüksek öğretimle ilgili planlama görevi içinde ‘öğretim elemanlarının yetiştirilmesi’ için yapılacak planlamayı da belirtmiştir. Yükseköğretim Kanunu da 7. maddesinde aynı doğrultudaki bir hükme yer vermiştir. Ama öte yandan, 130. maddede ‘öğretim elemanı yetiştirme’ işinin kanunla düzenlenmesi öngörülmüştür. Burada şüphesiz öncelikle Yükseköğretim Kanunu kast edilmektedir; ama bundan başka hiç bir kanunda bu konuyla ilgili bir hükme yer verilemeyeceği sonucu çıkmaz.
Nitekim, 1739 No.lu Milli Eğitim Temel Kanunu yüksek öğretimin ‘milli eğitim sistemi çerçevesinde, öğrencileri lisans öncesi, lisans ve lisans üstü seviyelerde yetiştiren bir bütünlük içinde düzenlen’mesini (m. 37) ve ‘yüksek öğretimin planlanması’nı (m. 39) öngörmüştürtür. Buna benzer şekilde, 3797 No.lu Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 2/f hükmü yüksek öğretimin ‘milli eğitim politikası bütünlüğü içinde’ yürürtülmesinden söz ediyor. Dahası, Aynı Kanun’un MEB’in bir birimi olan ‘Yükseköğretim Genel Müdürlüğü’nün görevlerini sayan 19. maddesinde aynı esaslara atıf yapılmakta ve maddenin (d) fıkrası söz konusu Genel Müdürlüğe yurt dışında yüksek öğrenim görecek öğrencilerle ilgili görevler vermektedir.
Yine de, mesele Anayasa koyucunun ve kanun koyucunun kafasının karışık olmasından ibaret değil. Şu bir gerçek: Bu gerilimin ortaya çıkmasının tek sebebi iktidarda AK Parti’nin bulunmasıdır. Nitekim, öteden beri MEB yurt dışına lisans üstü öğrenim görmek için öğrenciler gönderdiği halde bugüne kadar böyle bir problemin ortaya çıktığını hatırlamıyorum.
Öte yandan, demokratik bir rejimde, kamu kaynaklarının kullanılmasıyla ilgili bir meselede halka karşı sorumlu olan hükümetlerin -ve bakanlıkların- büsbütün devre dışı bırakılması kabul edilemez. Elbette demokratik hükümetlerin ‘siyaset’leri eğitim-öğretimle ve bu arada yüksek öğretimle ilgili meselelerde temel yönelimin ne olacağını belirlemeyi de kapsar. Bu tür kararlar münhasıran bürokratik organlarca verilemez.
Dolayısıyla, yurt dışına lisan üstü öğrenim için sadece YÖK’ün öğrenci gönderebileceği söylenemez. MEB tarafından gönderilen öğrencilerin dönüşlerinde üniversitelerde çalıştırılmayacaklarının söylenmesi ise tam bir skandaldır. (Gerçi, 28 Şubat’tan beri üniversiteler bunu zaten bir biçimde yapıyorlar). Bu konuda doğru olan, yurt dışına öğrenci gönderilmesi işini Bakanlıkla YÖK’ün koordineli bir şekilde yürütmeleridir.

2006 yılında örtülü kazanç dağıtımı
HUKUKA GÖRE / Dr. A. Bumin Doğrusöz abumin@e-kolay.net
Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir yazımda (14.9.2006 günlü DÜNYA Gazetesi), kazançlarını 2006 yılında örtülü olarak dağıtan kurumlara uygulanacak bir yaptırım kalmadığını yazmıştım. Bu görüşümün gerekçesini de kısaca şöyle sunmuştum: "5520 sayılı (yeni) Kurumlar Vergisi Kanunu'nun - 37. maddesi uyarınca 1.1.2006 tarihinden geçerli olarak yürürlüğe giren - 36. maddesi ile 5422 sayılı (mülga) Kurumlar Vergisi Kanunu'nun tümü ile yürürlükten kaldırılmıştır. Dolayısıyla 2006 yılında, 5422 sayılı kanunun örtülü kazanç dağıtımına ilişkin 15 ve 17. maddeleri uygulanamaz. Öte yandan 5520 sayılı (yeni) Kurumlar Vergisi Kanunu'nun "transfer fiyatlaması yoluyla örtülü kazanç dağıtımı"na ilişkin hükmü de, aynı kanunun 37. maddesine göre 1.1.2007 tarihinde yürürlüğe girecektir. Dolayısıyla 2006 yılında bu konuda uygulanacak bir hüküm yoktur."
Bu ileri sürdüğüm görüşle ilgili gelen maillerin bir kısmı, görüşümün doğru ve haklı olduğu yolunda. Buna karşılık bir kısım maillerde ise 5520 sayılı kanunun geçici 1. maddesinin 10 numaralı fıkrasına dayanılarak, görüşümün yanılgın olduğu ileri sürülmektedir.
Ben de bu yazımda konuyu birde, söz konusu fıkra açısından değerlendireyim istedim.
5520 sayılı kanunun geçici 1. maddesinin 10 numaralı fıkrası, "Bu kanunun yürürlüğünden önceki dönemler itibariyle 5422 sayılı kanunun hükümleri uygulanmaya devam olunur" şeklindedir.
Bu fıkranın, 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nun örtülü kazanç dağıtımına ilişkin 15 ve 17. maddesinin 2006 yılında da uygulanmasını sağlamaya elverişli olduğunu söylemeye olanak yoktur. Zira söz konusu fıkra, 5422 sayılı kanunun yürürlükten kalkmasından sonrası için, geçmişe yönelik işlem yapılabilmesini, bir başka deyişle 5520 sayılı kanunun yürürlüğünden öncesini düzenlemektedir.
öte yandan fıkra, "5520 sayılı kanunun yürürlüğünden" söz etmektedir. Yoksa fıkra, tek tek veya ayrı ayrı her bir maddesinin yürürlüğünden söz etmemektedir. 5520 sayılı kanun geneli itibariyle 1.1.2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla, 5422 sayılı kanunun 1.1.2006 sonrası dönemler için uygulanması olanağı, yine yoktur.
Bu arada, 5520 sayılı kanunun bazı hükümlerinin yürürlük tarihinin, -genel yürürlüğe giriş tarihinin istisnası olarak- ileri bir tarih şeklinde saptanması, kanunun genel yürürlüğe giriş tarihini etkilemez. Bu nedenle 5520 sayılı kanunun uygulanmaya başlandığı tarihten sonra, bazı konularda tekrar eski kanunun uygulanabilmesi için, özel ve açık bir hükme ihtiyaç vardır.
Dikkat edilirse, 5422 sayılı kanun, 5520 sayılı kanunun yürürlüğe girişi ile değil, 1.1.2006 tarihi itibariyle kaldırılmıştır. Eğer aksi olsa idi 5520 sayılı kanundaki konumuza ilişkin ifade (md.36), "5422 sayılı kanun bu kanunun yürürlüğe girmesi ile birlikte (veya bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte) yürürlükten kalkar" denilirdi. Ancak mevcut 36. madde, soyut bir şekilde, 5422 sayılı kanunu, mevcut düzenlemelerinin 5520 sayılı kanundaki izdüşümlerinin yürürlüğe girişinden bağımsız olarak, 1.1.2006 tarihi itibariyle yürürlükten kaldırmıştır.
Öte yandan, 5422 sayılı kanunu 1.1.2006 tarihi itibariyle yürürlükten kaldıran madde, "asli maddedir." Asli madde ile tümüyle kaldırılan bir kanunun bir kısım hükümlerinin, geçici maddede yer alan bir hükmün sadece yorumu yoluyla yürürlüğünün sürdürülmeye çalışılması, hukuk tekniği açısından mümkün değildir.
Üstelik kanun koyucu bu madde üzerinde çalışmıştır. Aktardığımız fıkra, Hükümet Tasarısı'nda 8. fıkranın bir cümlesi iken, yasama organında bağımsız bir fıkra olarak düzenlenmiş, öte yandan örtülü kazanç dağıtımı hükümlerinin Hükümet Tasarısı'ndaki 1.7.2006 şeklinde olan yürürlüğe giriş tarihi de 1.1.2007 olarak değiştirilmiştir. Bu değişiklikler sırasında yasa koyucu, eski kanunun konuya ilişkin hükmünün 2006 yılında da uygulanacağını açıkça hükme bağlayabilirdi. Ancak yasama sürecinde bu yapılmamış, şimdi yorum yolu ile yapılmaya çalışılmaktadır.
Burada değerlendirilmesi gereken bir nokta da, 10. fıkranın Hükümet Tasarısı'ndaki şeklinin gerekçesidir. Bu gerekçe, "(Fıkra ile) kanunun yürürlüğünden önceki dönemler itibariyle 5422 sayılı kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı hususu açıklamaktadır. Özellikle kanunun 13. maddesinin 1.7.2006 tarihinden (bu tarih komisyonda 1.1.2007 olarak değiştirildi) itibaren uygulanacak olması nedeniyle muhtemel boşluğun giderilmesi sağlanmaktadır" şeklindedir.
Bu gerekçe yanıltıcıdır. 10. fıkra, 2001-2005 dönemlerine ilişkin olarak 1.1.2006 sonrası yapılacak incelemelerde 5422 sayılı kanunun dikkate alınabilmesine hizmet etmektedir. Eğer bu fıkra olmasaydı, örneğin 2001 yılı incelemelerinde örtülü kazanç dağıtımı veya örtülü sermaye faizi hükümlerine göre bir matrah farkı saptandığında idare, 1.1.2006 tarihinden sonra tarhiyat yapamazdı. Zira tarh işleminin yapılış tarihi itibariyle yürürlükte olmayan bir kanun, işleme esas alınamazdı. Bu nedenle bu fıkranın, 5422 sayılı kanunun düzenlemelerinin, 5520 sayılı kanundaki izdüşümü hükümleri yürürlüğe girinceye kadar uygulanmasını sağlamak amacıyla ihdas edildiğini ileri sürmek mümkün değildir. Eğer bu fıkranın bu amaçla ihdas edildiği ileri sürülüyorsa, ona göre yazılması gerekirdi.
Öte yandan gerekçede yer alan ve "özellikle" diye başlayan, son dakikada sıkıştırılmış izlenimi veren cümle, bu boşluğu gidermemekte, fıkraya lafzında olmayan bir anlam yüklemeye çalışmaktadır. Ancak yasa maddelerinin lafzının özellikle açık olduğu durumlarda, gerekçe ile lafzın anlamını değiştirme veya kapsamını yeniden çizme olanağı yoktur.
Kaldı ki, yasaların yorumunda "gerekçe"lerin pek fazla bir önem arz etmediğini daha önce yazmıştım. Gerekçelerin yorumda pek rolü olamayacağı konusuna gelecek yazımda tekrar değineceğim. Kimsenin bilmek ve uymak zorunda olmadığı, Resmi Gazete'de" dahi ilan olunmayan bir metnin, bir kanunun yorumuna tek başına esas olması, düşünülemez. Vergi hukuku alanında, kanunda olmayan düzenleme, anlam, ifade veya yükümlülük, ne yorum yoluyla ne de gerekçe ile ihdas edilemez.
Hatırlayalım. 1999'da yürürlüğe giren hükümlerde yatırım indirimi için stopaj yoktu. Ancak 4369 sayılı kanunun gerekçesinde stopajın nasıl yapılacağı yazılıydı. Neticede, söz konusu stopajın yapılamayacağı, Danıştay içtihatları Birleştirme Kurulu kararına dahi konu oldu.
Özetle, 5520 sayılı kanunun, 5422 sayılı kanunun 1.1.2006 tarihi itibariyle yürürlükten kalktığını söyleyen 36. maddesi ile örtülü kazanç dağıtımına ilişkin hükmünün 1.1.2007'de yürürlüğe gireceğini söyleyen 37/1-ç maddesinin açık ifadeleri ve bu gün irdelediğim geçici 1. maddesinin bu açıklığa zıt her hangi bir düzenleme içermeyen açık ifadesi karşısında, 2006 yılında örtülü kazanç dağıtan şirketlere uygulanabilecek özel bir düzenlemenin mevzuatımızda olmadığı sonucuna ulaşıyorum.

Asıl bu dava Türklüğü aşağılıyor
Can Dündar - Milliyet
Türkiye'de muhalif olmanın, hatta farklı düşünmenin ağır bedelleri var.
Bunu en ağır ödeyenler de düşünürler, yazarlar...
Liste Sabahattin Ali'yle başlar, Said Nursi'den İsmail Beşikçi'ye, Bahriye Üçok'tan Musa Kart'a kadar çok geniş bir yelpazeye yayılır.
İşin ilginç yanı Recep Tayyip Erdoğan da listededir.
Biliyorsunuz Başbakan da bir şiir okudu ve hapse girdi.
O mahkûmiyetin yol açtığı mağduriyetle, diğer mağdurların oylarını aldı ve iktidar oldu.
Şimdi masasının üzerinde düşünceyi suç sayan bir madde var.
Değiştirmek için "Tamam, değiştirelim" demesi kâfi...
Demiyor.
Hem yazarların hem Türkiye'nin mahkûm olmasına göz yumuyor.
* * *
Erdoğan bir şiir okumuştu.
Elif Şafak bir roman yazdı.
Romanda resmi tarih düşkünlerini rahatsız edecek satırlar var.
Bu satırlar kitabın orasından burasından cımbızlanıp bir iddianamede toplandı.
İddianame toplam bir paragraftan oluşuyor; romanın 9 sayfasından cımbızlanmış 19 cümle...
Ne deniliyor o cümlelerde?..
Ermeni meselesiyle ilgili olarak herhangi bir tarih kitabında, bir belgesel röportajında, bir anı defterinde rastlayabileceğiniz türden ifadeler...
Yabancı dilde kaleme alınmış yüzlerce kitapta çok daha ağır ifade edilen suçlamalar...
Ve altında iki cümle:
"Kitabında bu sözlere yer vererek Türklüğü aşağıladığı değerlendirilmektedir. 301. maddeden cezalandırılmalıdır."
İmza :
Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı...
* * *
Tek cümleyle yazayım:
Asıl bu dava Türklüğü aşağılayıcıdır.
Türkleri 21. yüzyılda hâlâ bir edebiyatçıyı, bir romanı yargılar duruma sokanlar tarih huzurunda suçludurlar.
Ve bu suçun vebali, fikir suçundan hapsedilip iktidara gelen Başbakan'ın omzundadır.
"Ben bu işin bedelini ödeyerek geldim" diyordu Başbakan, kendisine 301. maddeden yargılanan Orhan Pamuk'un durumu sorulduğunda...
Şöyle ekliyordu:
"Acele etmemek lazım. Önce yargısal içtihat oluşsun, sonra yapılması gereken yapılır."
Sanıyordu ki Yargıtay 301. madde aleyhine bir karar verir ve kendisi, "Türklüğü aşağılamayı suç olmaktan çıkarmak" müşkülünden kurtulur.
Ama öyle olmadı.
Yargıtay Pamuk'un cezasını onadı ve ters yönde bir içtihat oluşturdu.
Bombalı paketi hükümetin kucağına bıraktı.
* * *
Hükümetin yapması gereken, reform seferberliğinde yasalardan antidemokratik hükümleri ayıklarken 301'i de onların arasına katmaktı.
Bunu yapmadılar.
Şimdi 301'i tek başına kaldırmaya da çekiniyorlar.
"AB baskısıyla Türklüğe hakaret serbest bırakılıyor" demagojisinin tabanda yaratacağı tepkiden çekiniyorlar.
Oysa bunun, Avrupa'nın gözüne girmekle ilgisi yok.
Bu, Türkiye'yi bir utançtan kurtarmaktır; bu çağda hâlâ fikri yargılayan ülke pozisyonundan çıkarmaktır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ödenen bedellerden kurtulmaktır.
Ve Başbakan için de "Benim derdim kendimi kurtarmaktı. Benden sonra varsın düşünce de yazı da suç sayılsın, umurumda değil" diye düşünmediğini ispatlama şansıdır.

Çin'ciler!
Hasan CEMAL - Milliyet
301 mi?..
Değişmesin kardeşim.
Ne alakası var?..
AB istiyormuş, istesin!
Fransa'da soykırım yoktur demek suç değil mi? Bizde de vardır demek suç olsun.
Ne olacak ki?..
Üstelik gelecek yıl seçim var.
Güneydoğu'dan şehit cenazeleri gelirken, Türklüğe hakareti affetmek, bunun için yasa değişikliği yapmak bir seçim öncesi olacak iş mi?
301 değişmesin kardeşim.
Elif Şafak bir roman yazdı diye hapse mi girsin? Hrant Dink bir konuşma yaptı diye hapse mi girsin?
Girsinler kardeşim, ne olacak ki?
Batı basınında bu zaten kasıtlı olarak büyütülüyor, gaz veriliyor. Öyle fazla ilgilenen yok, altı boş bu pompalamanın...
Vakıflar Yasası mı?..
Değişmesin kardeşim!
Ne alakası var?..
1930'lara mı döneceğiz?
Lozan'ı deldirmeyiz!
Bu kadarı da olmaz.
Yetti artık, AB'ye hayır!
Azınlıklar, Ermeni sorunu, Kürt sorunu derken AB uğruna bu memleket bölünecek, elden gidecek.
Aynen öyle.
Bu memleketi böldürmeyiz kardeşim.
Baksana, daha şimdiden Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti fiilen kurulmuş durumda. Amerika'nın, Avrupa'nın himayesinde yol alıyorlar. Bir de Kerkük petrolünün üstüne otururlarsa iyice güçlenirler. İşimiz çok daha zorlaşır. Bizimkilerin ayranı daha fazla kabarır.
AB ile böyle gitmez! .
Bölünürüz kardeşim.
En iyisi AB ile ilişkileri askıya almak bir süre için.
Ne olacak ki?..
AB ile üyelik sürecini durdurduktan sonra Güneydoğu'da gereği yapılır. Zaten terörle mücadele ederken, insan haklarıydı, hukuktu, AB idi, bunların hepsi ayak bağı oluyor.
Mıntıka temizliği şart kardeşim.
Ne olacak ki?..
Yalnız Güneydoğu'da değil, şeriatçılık konusunda da şart mıntıka temizliği.
Durum vahim!
Çankaya da elden giderse, devlet de elden gitti gider kardeşim.
Ağzına sağlık!
Zaten Avrupa'da da İslam korkusu gitgide yükseliyor. Bu yüzden Almanya'sının da, Fransa'sının da sesi pek öyle fazla çıkmaz. Yasak savmak kabilinden biraz bağırıp çağırıp susarlar kardeşim.
Bak göreceksin zamanla demokrasi de tartışma konusu olmaya başlayacak...
Memleketi mi böldüreceğiz kardeşim? Laikliğin yıkılmasına seyirci mi kalacağız? Bölücüler, şeriatçılar her geçen gün azmaktalar, apaçık görülüyor.
Şunun surasında en çok dört beş bin vatan haini var. AB sürecini kesip, bir mıntıka temizliği ile iplerini çektik mi sonrası gelir. Türkiye yine aydınlanma yolundaki yürüyüşüne devam eder.
Doğru kardeşim.
Ne olacak ki? 301'miş, vakıflarmış, azınlıklarmış, Kürt sorunuymuş, askerin sivil denetimiymiş, insan haklarıymış, hukukmuş...
Yetti artık!
AB'ye hayır!
Birinci sınıf demokrasi yapacağız derken, memleket elden mi gitsin?
Bölünelim mi?
Şeriat mı gelsin?
Mıntıka temizliği şart kardeşim. AB'ye üyelik sürecini bir müddet askıya alırız, olur biter kardeşim.
Ne olacak ki?
Ayrıca, yalnız AB mi var bu dünyada? Alternatif mi yok Avrupa'ya?
Bak, Doğu'da Çin yükseliyor!
Al sana AB'ye alternatif, kardeşim.
Ne olacak ki?..

İki yazar, iki dava

Taha AKYOL- Milliyet


BU tür davaların ardı arkası kesilmiyor. Bugünlerde gündemde iki yeni dava var. Biri Elif Şafak hakkında. `Baba ve Piç` adlı romanında `Türklüğe hakaret` ettiği ileri sürülüyor. Öbür dava, İpek Çalışlar hakkında açıldı. `Latife Hanım` adlı kitabında `Atatürk`e hakaret` ettiği ileri sürülüyor. Elif Şafak bugünkü duruşmaya katılmayacak. Yeni doğum yaptığı için sağlık mazereti bulunduğu gibi, `Karşıt gösterilerin yapılacağı bir duruşmaya katılarak sansasyon ve gerilim yaratmak istemiyorum` diyor. Duruşmaya katılsaydı, muhtemelen daha önce Orhan Pamuk davalarında olduğu gibi patlak verecek `sansasyon ve gerilim` dünya medyasının büyük ilgisini çekecek, Elif Şafak da ününe ün katacaktı. Buna itibar etmiyor, olgun davranıyor. `Latife Hanım`ın yazarı İpek Çalışlar savcılığa ifade vermeye gittiğini kimselere söylemedi, hakkında dava açılmasını `sansasyon` haline getirebilirdi, buna tenezzül etmedi. Onun da bu olgunluğunu elbette takdirle karşılıyorum. İkisi de Batı medyasını teşvik ederek davayı `reklam` için kullanabilirlerdi, yapmadılar. `Kötü reklam`

Bu tür davalar çağımızda çok ilgi çekiyor, büyük bir reklam işlevi görüyor ama Türkiye hakkında `kötü reklam` işlevi!.. Noam Chomsky`nin esasen kendi ülkesi Amerika`yı yerden yere vuran kitapları ABD`de `sorun` olmuyor, eminim milyonlarca Amerikalının haberi bile yoktur; ama içindeki birkaç paragraftan dolayı Türkiye`de Chomsky`nin kitapları için ceza davaları açılıyor! Dünya Türkiye`deki bu tür davalarla çalkalanıyor! Bu davalar vesilesiyle kaba, taşkın, saldırgan gösteriler tertipleyen gruplar da dünyada Türkiye hakkında `kötü reklam` yapılmasına sebep oluyorlar. Yasaklarla, kaba gösterilerle özdeşleşmiş bir ülke görüntüsü... Fikir ve ifade hürriyetinin felsefi değerini ve insan zihninin gelişmesindeki muazzam işlevini bilmesek dahi, bu çağın mantığına aykırı yasakların ve kaba kuvvet gösterilerinin Türkiye hakkında `kötü reklam` etkisi yaptığı gibi pratik ve somut bir gerçeği de mi görmüyoruz?! Farklı fikirler

Türkiye öyle yasaklar yaşadı ki, Gazi Mustafa Kemal Paşa`nın sözleri bile sansürlendi! Ama yasakçılık kışkırtıcı olmaktan başka bir işe yaramadı! Fikir hürriyetini elbette `kötü niyetli` kullananlar da olur! Ama bunun çaresi, `yanlış` fikrin eleştirilmesi ve çoğunluğun sağduyusuna güvenilmesidir. `Yasaklamak` bu çağda yasaklanan şeyin `reklam`ı, yasaklayan ülkenin de `kötü reklamı` oluyor! Hem ekonomik, sosyal ve eğitim bakımından `gelişmiş ülke` olmak, hem de `tek fikirli ülke` olmak imkansızdır! Modernleşme zorunlu olarak fikirleri ve değerleri çeşitlendirir, çoğulculaştırır. İsmet İnönü daha 1947`de `Artık ihtilal usulleriyle memleketi idare edemeyiz` demişti; o usullerden kalma yasaklarla da idare edemeyiz. Gelişen ve o sebeple gittikçe daha da çoğulculaşan toplumlarda iç barışı, milli bütünlüğü, siyasi istikrarı korumanın yolu, farklı fikir ve değerlere hoşgörü gösterilmesi, bu şekilde `birlikte yaşama`nın geliştirilmesidir. Bakın Kennedy ne diyor: `Bütün gerçekler, bütün haklılıklar, bütün iyilikler tek tarafta değildir... Amerikan birliğinin temelinde hoşgörü ve uzlaşma vardır...` t.akyol@milliyet.com.tr


301 değişmez
Aslı Aydıntaşbaş - Sabah ,

Elif Şafak, Orhan Pamuk gibi yazarların eserlerinde "Türklüğe hakaret" ettikleri gerekçesiyle sanık koltuğuna oturtulmaları, Meclis açılırken Ankara kulislerinde "301. madde değişir mi değişmez mi" tartışmasını da beraberinde getirdi.
Dışişleri Bakanı Gül, Avrupa Birliği, AB bürokrasisi, Ali Babacan, TÜSİAD ve "özgürlükçü" eğilimli siyasiler, "Türklüğe hakaret" gibi hukuken muallak bir kavramla gazeteci ve yazarların yargılandığı bu maddenin değişmesini istiyor. Ancak karşılarında da bir o kadar güçlü bir "301'ci Blok" var: Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Kabine'nin bazı üyeleri, AK Parti içinde "Aman yükselen milliyetçilik yüzünden seçim kaybetmeyelim" diyen siyasiler ve tabii ki CHP ve MHP...
301 bu tabloda değişmez. Ne ekime kadar, ne de seçime...
Bazen dünyaya "Ankara gözlüğü"yle baktığınızda, İstanbul'da görünenden apayrı bir tablo ortaya çıkıyor. İstanbul'un Batılı, liberal, elit tabakası, 301'i, "çağdışı", "yasakçı" ve "AB yolunda akla mantığa sığmayan bir engel" olarak görüyor. Oysa "seçim" kaygısını şimdiden ensesinde hissetmeye başlayan Ankara ahalisi için durum farklı. AK Partililer, "Kürt açılımı" ve Başbakan'ın şehitlik sözleri sonrasında kendilerine karşı yükselen milliyetçi eleştirilerden son derece rahatsız; CHP ve MHP'den gelecek "Önce şehitleri aşağıladınız, sonra Türklüğe hakareti meşru kıldınız" eleştirilerini göğüsleyebilecek gücü kendinde bulmuyor.
Kısacası Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'den 301 konusunda güçlü ve ısrarlı bir liderlik gelmezse, bu Meclis, bu yasayı değiştirmez!
Dün birkaç AK Partili'den sonra Adalet Bakanı Cemil Çiçek'le sohbetimde bunu bir kez daha gördük:
- Efendim 301...
- Hayret ediyorum Türkiye'nin durumuna. Bu maddenin değişmesini AB istiyor diyorlar. AB'yi sopa olarak kullanıyorlar. Nuriye Kesbir'i iade etmeyecek, Fehriye Erdal'ı kaçıracak, Papa olarak böyle beyanat vereceksin... Avrupa kendi haline baksın. Bunlar bu bağlamda tartışılmıyor. 301 TCK çerçevesinde çok evvel geçti. Neden o zaman kimse itiraz etmedi?
- Peki 301'i değiştirmeden yazarların yargılanmasını önlemek mümkün mü?
- Aslında gelişmeler iyi yönde. Orhan Pamuk ve Baskın Oran'ın davaları düştü. Bir tek karar çıkan Hrant Dink var. Bu arada kimse Yargıtay 4'üncü Hukuk Dairesi'nin ifade özgürlüğünü genişleten kararlarına dikkat etmiyor. Yargıtay abartılı ifadelerin bile düşünce özgürlüğü kapsamında olabileceğini söyledi (301'i sürekli tartışmak yerine). Bu tarz içtihatların oluşmasına fırsat vermek lazım. Ama hakaret serbest mi olsun?
- Yazarlar...
- 301'inci maddenin benzeri Almanya'da var, Fransa'da Hollanda'da var. İtalya'da aynısı var. Aşağılama Avrupa'da da suç. Atın bakalım Bin Laden'i öven bir manşet Avrupa'da ne oluyor...
- Ama orada yazarlara yönelik böyle davalar yok...
- Nasıl yok. "Ermeni soykırımı yoktur" demeyi suç sayan ülkeler var. Tasarı hala Fransa'da duruyor. Bernard Lewis'i tazminata mahkum ettiler. Avusturya'da "Yahudi soykırımı yok" diyene 3 sene ceza verdiler. Biz AB'yi çok namuslu, hukuka çok saygılı sanıyoruz. En büyük özgürlük hayat hakkıdır. Sen hayat hakkını elinden alan teröriste bakma, sonra... Avrupa bu noktada sabıkalı. Papa'nın bu açıklaması sonrasında bile sokakta sorsanız çok kişi "Avrupa'ya girmeyelim" der. Memleketin işi gücü yok, "Türklüğe hakaret mi?..


'Türklük' nasıl korunur?

Turgut Tarhanlı

Türk Ceza Kanunu'nun artık en tartışmalı hükümlerinden biri haline gelen 301. maddenin geleceği hakkında, acaba yargının bu maddeye ilişkin uygulaması beklenerek mi bir karara varmalı, yoksa bu madde tamamen ilga mı edilmeli?
Hükümet adına yapılan beyanlarda ilk görüşün ağır bastığı görülüyor. Bu maddeden siyasi olarak yararlanmaya çalışan, Meclis içinde veya dışındaki siyasi çevrelerse, bu maddenin kaldırılması halinde Türkiye'nin batacağını,
Sevr anlayışının patlak vereceğini, aklına gelenin Türklüğe, Meclis'e, devlete, hükümete veya devletin farklı aygıtlarına sövmeye başlayacağını, ülkenin bütünlüğünün tartışılır olmaya başlayacağını, vb. haykırıyorlar.
Bu lafların gerisinde ve ilerisinde, hep güçlü bir 'Türk milliyetçiliği' vurgusu var. Oysa aslında, Türkiye'yi ne kadar da zayıf, güçsüz, çaresiz ve âciz gördüklerini itiraf etmiş olmuyorlar mı? Bir ülkenin geleceği, Ceza Kanunu'nun sadece bir maddesinin bir paragrafının var olup olmamasına bağlı kılınmış olabilir mi? Aklıselim sahibi herkes, gerçeğin böyle olmadığını bilir. O halde, sorun nedir? Bu vehim karşısında, sadece bazı siyasilerin ve siyasi grupların hayal güçlerinin
bile ne kadar sığ olduğunu görmemiz mi? Yoksa bütün bu yaygara, aslında fikren savunulabilecek pek fazla bir şeyi olmayanların, bu zafiyeti gidermek için işi kaba kuvvete dökmek gibi, çok bilinen banal bir duruma yol açması mı?
Ceza Kanunu'nun 301. maddesi, ilk paragrafında "Türklüğü, Cumhuriyeti veya TBMM'yi alenen aşağılayan, altı aydan üç yıla kadar cezalandırılır" diyor. Bu maddenin gerekçesine baktığımızda, 'Türklük' deyimi (metinde 'değimi' olarak yazılmış-T.T.), "dünyanın neresinde yaşarsa yaşasınlar Türklere has müşterek kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık" şeklinde tanımlanıyor. Bundan anlıyoruz ki, kastedilen, aslında Türkiye Cumhuriyeti ile de sınırlı değil.
Nitekim gerekçenin sonraki cümlesi şöyle düzenlenmiş: "Bu varlık Türk Milleti kavramından geniştir ve Türkiye dışında yaşayan ve aynı kültürün iştirakçileri olan toplumları da kapsar." Böylece, Türkiye, etnik olarak 'Türk' olarak tanımlanabilecek ve kendisine bir uyrukluk bağıyla bağlı da bulunmayan birtakım ülkelerin halklarını, kendi Ceza Kanunu ile korumayı hedeflemektedir. Doğrusu, Dışişleri Bakanlığı'nın, dış ilişkilerdeki bu 'cezai yaklaşım' parametresini nasıl mütalaa ettiğini öğrenmek ilginç olabilirdi.
Ama Türkiye'nin fikri enerjisini bu sığ hayaller peşinde harcayarak tüketme çabaları, gerçekten muhayyel bazı edebiyat kişiliklerini de, adeta hukuk önünde hesap vermeye zorluyor. Hukuk Fakültesi'nde öğrenciyken, bir hocamızın, Kafka'nın 'Dava' adlı romanının, 'hukuktaki dava teorisinin bir ironisi' olarak da okunabileceğini söylediğini hatırlıyorum. Gayet pozitivist bir hukuk dersi olan usul hukukuna böyle ince bir bakış, hoşumuza gitmişti. Ama bir-iki öğrencinin hemen atılıp, 'Hocam, sınavda Kafka'dan da sorumlu muyuz?' gibi sorular sorduklarını da hatırlıyorum.
Türkiye'nin, hiç de hak etmediği halde, gitgide kalınlaşan Ceza Kanunu'nun 301. maddesinden hüküm giymeye zorlanan fikir insanlarına ilişkin davalar, Kafka'nın o romanına nasıl anlam verileceği konusunda yukarıda aktardığım anekdottan farksız.
Okuduğumuz metni anlayabiliriz veya anlayamayız, edebiyatın ne olduğunu, edebi dilin nasıl ifade edildiğini biliriz veya bilmeyiz veya bunu beğeniriz ya da beğenmeyiz. Bu durumlarda şaşılacak bir şey yok. Şaşılacak olan şu: Okuduklarımızdan çıkardığımız anlam çerçevesinde, haklı olduğumuzu kanıtlamak için neden illa da mahkemelerin onayını almak isteriz? Kendimizin hükme vardığı, o kendi gerçeğimiz, ancak bir yargı kararıyla hükme bağlandığı vakit geçerli olabilecek kadar yetersiz mi?
Hayatımızın her ayrıntısını siyasi bir husumetin arenası haline getire getire, bugünün Türkiyesi, sonunda roman kahramanlarından da hesap sorar bir hal almaya başladı.
O kişiler bulunamadığı için de, romanın yazarıyla yetinmeye çalışılıyor. Edebiyat fakültelerinin öğrencileri için, gerçek ve kurmaca arasındaki farklılığı tahlilde, herhalde Türkiye'den daha uygun bir ülke bulunamazdı.


İndirim yerine bindirim hukuka aykırı

Şükrü KIZILOT skizilot@yaklasim.com


TÜRKİYE, birkaç gündür emlak vergisinde indirim yerine bindirim yapan belediyeleri konuşuyor.

Bazı belediyeler, gayrimenkullerin değerini takdir ederken, 2006 yılı emlak vergisini ve alım-satım değerini etkileyen biri "olağanüstü" olmak üzere, büyük hatalar yaptılar.

Bu hatalar farkedilince, 30 gün içinde düzeltilmesi için bir yasa çıkartıldı.

Olağanüstü hata; arsa değerlerini TL olarak düşünüp aynı tutarın YTL yazılması ile ilgiliydi... Nitekim, yasanın gerekçesinde de bu husus yer aldı. Örneğin 200 milyar YTL (200 katrilyon TL) yazılan değerin, aslında 200 bin YTL olması gerektiği açıklandı.

Diğer hata da yüksek değerlerin düzeltilmesi ile ilgiliydi...

Bu aşamada, bazı belediyeler "düzeltme" adı altında, indirim yerine hukuka aykırı olarak, 10-12 katı bulan artırımlar yaptılar.

HUKUKA AYKIRILIK NEREDE?

Hukuka aykırılık, arsa değerlerini düzeltme yetkisini, "indirim" yerine "bindirim" olarak anlayıp, uygulayanlarda...

İzninizle açıklayalım.

Emlak Vergisi Kanunu’na 5338 sayılı Kanunla eklenen ve 12 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren Geçici 22. madde ile belediyelere; 2006 yılı başında yürürlüğe giren arsa değerlerini düzeltme yetkisi verildi.

Bazı belediyeler, yasanın getiriliş amacına ve düzeltme ile ilgili maddenin gerekçesine de bakmadan, "düzeltmeyi, emlak vergisi değerini yükseltme" olarak anladılar.

"Doğrusu ne?" diye, yasa maddesinin gerekçesine bakıyoruz.

GEREKÇEDE YALNIZCA İNDİRİM VAR

Gerekçede; yeni belirlenecek değere göre hesaplanan emlak vergisinden;

- Daha önce ödenen emlak vergisinin mahsup edileceği, kalan tutarın 2006 yılı Kasım ayı içinde ödeneceği,

- 2006 yılı için hesaplanan emlak vergisinin, birinci taksit olarak tahakkuk ettirilen vergiden az olması halinde, ödenen birinci taksitin mükellefe iade edileceği,

- Emlak vergisi ödenmemiş ise tahakkuktan terkin edileceği (kaldırılacağı)

yazılı.

Görüldüğü gibi, "düzeltme" ile ilgili yasa maddesinin gerekçesinde, sadece ve sadece "indirim" olayından söz ediliyor. Değer artırımından kesinlikle söz edilmiyor.

Yasa maddesi ile ilgili gerekçeden "düzeltme" deyimi ile değer "indiriminin amaçlandığı", çok net bir şekilde anlaşılıyor.

İLAVE VERGİ VE HARÇ

Yukarıdaki açıklamalardan ve yasa maddesinin gerekçesinden de farkedileceği gibi,

- Gayrimenkulün değerinin artırılması, hukuka aykırı.

- Artırılan değer üzerinden ilave emlak vergisi alınması da yanlış.

- Artırılan değer esas alınarak, örneğin Ocak 2006’da satılan gayrimenkuller nedeniyle, Eylül 2006’da alıcı ve satıcıdan, üstelik faiziyle yüzde 1.5’er ilave "tapu harcı" istenmesi de hukuka aykırı... Tıpkı Ocakta alınan ve parası ödenen benzin için, Eylül ayında ilave para istenmesi gibi bir şey!..

Ayrıca, yürürlükteki mevzuata ve değerlere göre gayrimenkul alım-satımı yapan kişilere "Sizin 8-9 ay sonra değişecek değeri bilmeniz gerekirdi" demek de mümkün değil.

Özetle, yasa maddesi ile ilgili gerekçe çok açık ve net. Gayrimenkulün değerinin düzeltilmesinden amaç, yüksek değerlerin aşağı çekilmesi idi...

NE YAPILABİLİR?

Yapılacak olan belli.

Maliye Bakanlığı, bir genelge ya da tebliğ yayınlayacak. Bununla, değeri artırılan gayrimenkullerle ilgili değer artırımının iptal edilmesi gerektiğini belirtecek. Böyle olunca, ilave "emlak vergisi" ve "tapu harcı" da alınmayacak.

Bir başka yol da yasa çıkartıp, bindirimleri indirime dönüştürmek olabilir.

Aksi halde, ortalık çok karışır...

Basında Yargı Haberleri ...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com